|
Futbol
(Modern Dünyanın Yeni Kutsalı)
Mehmed ÖZER
"İnsan
hayatında en yüksek değer olarak sporu görürse o zaman
spor onun dini olur."
Dietmar Mieth
Şu anda (18
Haziran Salı saat: 12:00) 5. kattaki evimin
balkonundayım. Futbol konusunda neler yazabileceğimi
düşünürken, Türk milli takımının Japonya ile yaptığı
müsabakanın Türkiye’nin galibiyetiyle sonuçlandığını
öğrendim. Bunun için müsabakayı izlemem gerekmemiş,
sokaktaki hareketliliğin artışını görmem kafi gelmişti.
Türkiye nihayet 48 yıl sonra ilk defa çeyrek finale
yükselmişti ve dünyanın 8 büyük takımı arasına girmişti.
Balkonumdan
şehrin ana caddesindeki ve arterlerindeki hareketliliği
kolayca görebiliyordum. Otomobiller bayraklarla
süslenmiş, klaksonlarını çalarak hızla ilerlerken futbol
hayranları, kimi balkonlarından, kimi pencerelerinden,
kimileri otomobillerinden coşku dolu çığlıklar atarak
sevinçlerini ve mutluluklarını belirtmeye
çalışıyorlardı.
Ben tam da
zihnimde "Futbol ikinci bir din mi?" sorusunun cevabını
bulmak amacıyla düşünüp, bu konuda neler yazabileceğimi
tasarlarken bu manzarayla karşılaşmam ilginç bir
tesadüftü.. İtiraf edeyim ki bu manzara zihnimi biraz
daha açtı ve okuyacağınız bu yazının oluşmasında büyük
bir etken oldu.
Çok iyi bir
toplumsal gözlemci olmamama rağmen tüylerimi ürperten
bir manzara seyretmekteydim. Otomobiller, otobüsler vs.
bilumum motorlu araçlar hâlâ klakson çalarak
ilerliyorlar, gençler göğüslerine astıkları bayraklarla
cadde ve sokaklarda koşuşturuyorlar ve ben insanları bu
kadar etkileyen olayın arka planını anlamaya, o
psikolojiyi tahlil etmeye çalışıyorum.
TV’de başkent
Ankara’nın en büyük meydanı Kızılay Meydanı’nda toplanan
kalabalığın coşkusunu izliyorum. Spiker Türkiye’nin dört
bir yanından akın akın insanların Ankara’ya taşındığını
söylüyor; aynı zamanda Japonların ne kadar üzüldüklerini
de eklerken halkımızın tüm ekonomik ve sosyal
sıkıntılarını unuttuğunu aktarıyor. Kurtuluş günü ve
milli bayrama benzetiyor bu günü. Ülkemizin tam ihtiyacı
olduğu anda gelen bu büyük mutluluk dalgasına çok
şaşırıyor. Ekranda Hasan Şaş’ın Türk bayrağına sarılmış
koşan görüntüleri.
TV kameraları
İstanbul sokaklarını gösteriyor. Halk sokakta
otomobillerinin klaksonlarını çalarak coşku gösterileri
yaparken fonda, milli şarkıcımız ve gönüllü turizm
elçisi ilan edilen Tarkan milli marş coşkusuyla milli
takım için yazılan şarkısını söylüyor.
Milli takım
teknik direktörü Şenol Güneş futbolcuların şimdiye kadar
geçmişte tarih yazdıklarını, bundan sonra da geleceğin
tarihini yazacaklarını belirtiyor. Halk bir ibadethanede
olamayacağı kadar coşkulu görünüyor, hatta sevinçten ve
coşkudan çıldırmanın eşiğinde. Gece olacakları şimdiden
merak ediyorum
İşte futbol
bu;
Futbolun
yıldızı özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından
itibaren yükselmeye başlamıştır. Önceleri belki de bir
oyun, eğlence ve spor dalı olarak ilgi gören futbol
yakın zamanlarda çok büyük bir sektör ve endüstri dalı
haline gelmiş, hisseleri halka açılmış büyük bir tröst
olarak varlığını devam ettirmektedir. Bu sektörde
milyonlarca personel üretici ve milyarlarca izleyici,
tüketici olarak rol almaktadır.
Peki futbolun
oyun, spor ve ticari bir sektör olmaktan öte bir boyutu
da var mıdır? Futbol tarihi, farklı bir gözle yeniden
okunur, yeni bir gözlem ve değerlendirmeye tabi
tutulursa; futbol, "bir din" "bir ayin biçimi" olarak
yeniden okunabilir mi? Bu yazımızda bu tür soruların
cevabını bulmaya çalışacağız.
Konuyu iki
değişik yaklaşımla ele almak mümkün.
Birincisi
formel yaklaşım. bu yaklaşım türünde futbolun, tüm
şekle, biçime yönelik taraflarının, dinin formel
yönlerine benzeyip benzemediğini anlamaya çalışmak
gerekir. Bu bağlamdan olarak mevcut "kitaplı dinler"in
ibadet biçimleriyle, futbolcuların ve izleyicilerinin
hareket ve davranış biçimleri birbirlerine benzer mi?
Din adamlarıyla, futbol antrenörleri kaptanları ve
oyuncuları birbirlerine benzetilebilir mi? Din
adamlarının giydikleri özel dini kıyafetler,
futbolcuların formalarıyla aynı mı? Futbol
izleyicileriyle bir dînî ayine katılan inananlar aynı
şeklî/formel özelliklere sahip mi? Stadyumlar mabetlere
şeklen benzetilerek mi yapılıyor, imar ediliyor?..
Bu tür
benzerlikleri ilk bakışta yakalamak hiç şüphesiz kolayca
mümkün olmasa gerek. Yani bir din adamıyla bir futbol
antrenörünü, bir "müminle, bir taraftarı" bir cami veya
kiliseyle bir stadyumu zahirde birbirlerine benzetmeye
çalışmak oldukça zor. Zaten bizim de böyle bir niyetimiz
veya amacımız yok.
Bir başka
bakış açısı "Fonksiyonel/işlevsel" bir benzerlik bulunup
bulunmayacağı yönündedir ki bizim asıl dikkat çekmek
istediğimiz yön, bu yöndür.
Futbolun
"Din"in yerine ikame edilip edilmeyeceği işlev
bakımından aynı olup olmadığı, birey ve toplumun
hayatında "Din"in rolünü oynayıp oynayamayacağı ve aynı
görevi yerine getirip getirmediği sorusunun cevabını
sağlıklı olarak alabilmenin modernizm olgusunu doğru
anlamakta saklı olduğuna inanıyorum.
Özellikle
batıda sanayi devriminden, reform ve rönesans
hareketlerinden sonra toplum gittikçe sekülerleşmiş ve
ortaçağa hakim rengi veren "Kilise" ve "Din" toplum
hayatından yavaş yavaş uzaklaşmaya başlamıştı. Bilinçli
bir tercihin sonucu oluşan bu dünyevileşme hareketi,
hızını alamayıp kutsal ve manevi olan ne varsa, hepsini
dünyadan uzaklaştırıp, silip süpürdü, yerine seküler ve
profan yeni değerleri ikame etmeyi başardı. Batıda
"Tanrı öldü" ya da "emekli"ye ayrıldı, kilise ve ruhban
sınıfı "Laisizm" hareketiyle tamamen hayatın dışına
itildi, her alanda sınırsız özgürlük hareketleri yerden
mantar biter gibi çoğaldı. Sonuçta siyaset, ekonomi,
bilim, ticaret vs. "Kilise"nin baskısından ve
kontrolünden çıktı. Tanrı topluma küsmüş, dünya hayatına
hiçbir müdahalesi olmayan "emekli (retired)" bir
"Tanrı" olarak kiliseye ve İncil’in tozlu sayfaları
arasına hapsedilmişti.
Tanrısını
hayatından çıkaran toplum yeni hayatında aradığı
mutluluğu bulamadığını fark edince, bir anlamda kendi
kutsalını kendi yaratmak istedi.
İçinde
bulunduğu her hal ve şartı kendi lehine rant sağlamak
yönünde manipüle etmeyi çok iyi başarabilen
seküler/kapitalist sınıf "Bu halka din lazımsa onu da
biz getiririz" mantığının bir uzantısı olarak harekete
geçti.
Diğer
taraftan halk içine düşürüldüğü manevi bunalımdan
kurtulma çareleri aramaya başlamış ve başlıca tatmin
vasıtalarına baş vurmuştu. Bu bağlamda, çok ünlü, yarı
ilah formunda sunulan ünlü müzisyenler (Elvis, Madonna,
Michael Jackson, Beatles vs.) sinema artistleri, moda
sektörü ve güzellik yarışmaları katılımcılarının bu
alanda gördüğü işlevler düşünülürse, ne kadar haklı
olduğumuz daha iyi anlaşılacaktır.
20.yy’ın
ikinci yarısına gelindiğinde sekülerizm’in parlayan
yıldızı futbol oldu. Devâsâ konser ve sinema salonlarına
ek olarak dünyanın büyük şehirlerine büyük olimpiyat
stadları yapıldı. Bir yanda, yeryüzünde milyonlarca
insan açlık sınırında yaşamaya mahkum edilirken, diğer
taraftan milyarlarca dolar para bu sektöre akıtıldı. Ve
sonuçta bir yandan müzik ve sinema, diğer taraftan moda
defileleri ve güzellik yarışmaları, öbür yandan da
futbol müsabakaları bu sekülerleşme hareketinin (yani
dünyaya ve dünyada olana, paraya, güce ve insana
tapıcılığın) üç temel ayağını oluşturup, insanlığın
oldukça büyük bir kısmının olmazsa olmaz türünden
kutsalları arasına girdiler. Hatta bir çoğunun yegane
varlık amacı ve temel kutsalı oldu. Ve sekülerizm bu
sayede "dünyaya tapıcılık" ( dünya-perestlik) dini
olarak yeniden anlam kazandı.
Peki Futbol
?! Aslında mikro planda ve kitleler üzerindeki
büyüleyici etkisini de hesaba katarak düşünürsek,
futbolu başlı başına bir din olarak telakki etmek
oldukça kolay olur. Fakat makro planda düşünülürse
futbol müstakil bir din değil, daha çok sekülerizm
dininin (bu din bizce, tapınma biçimleri, ayin ve
seremonileri itibariyle profan bir dindir) mistik yanını
temsil eden bir tarikatıdır. Fakat gerçekte futbolun
modern çağda gördüğü işlevi hesaba katarak konuşursak
onun bir din ya da bir tarikat olarak adlandırılması pek
de önemli değildir. Zaten Olimpiyatların kurucusu Baron
Coubert de ömrü boyunca, sporu yeni dünyevi (seküler)
bir din haline getirmek için çalışmıştı. Şimdi birkaç
alıntıyla görüşlerimizi biraz daha açmaya çalışalım.
Önce batıdan:
*Mesela
Fransa 1998’de Hıristiyan futbol severler için
hazırlanan kırk dört sayfalık bültende Tanrı bir futbol
taraftarı olarak nitelendirilmiş ve dünya kupası
sırasında futbolseverlere dağıtılmak için hazırlanan
bültende "Tanrıyı daha iyi anlamak için yapılması
gereken dört şey" şöyle sıralanmıştı:
1-Teknik
direktör ile görüşün
2-Kılavuzu
okuyun
3-Taraftarlar
kulübüne katılın
4-Kadroyu
genişletin
*Arjantin
Buenos Aires’teki San Lorenzo stadyumu yıkılırken bir
çok taraftar, kendileri için kutsal olan stadyumun
yıkıntılarını ağlayarak ceplerine doldurup
götürmüşlerdi.
*Dünyanın bir
çok yerinde stadyumlar 20. yüzyılın tapınakları
durumundadır. Mesela Brezilyanın bir çok köyünde kilise
yok ama futbol sahası mutlaka var. (Simon Kuper)
Şimdi de
Türkiye’den:
*Ali Şen:
"İnsanlar dinini değiştirir ama takımını asla." (Mayıs
1996, gazeteler).
"Ben bir
Tarikat şeyhi gibiyim"(Mart 1998, gazeteler).
*Vefa Küçük:
"Çalışmalarımla, Fenerbahçe’ye ibadet ediyorum." (Mart
98 gazeteler)
*Fenerbahçe’li bir amigo: "Futbol bir din, takımlar
mezhep; doğan her çocuk Fenerbahçeli olarak doğar, sonra
ya Beşiktaş’lı ya Galatasaray’lı, ya da Trabzonspor’lu
olur." (Ocak 1996, Aksiyon).
*Bu
söylenenlere 1967 yılında Kayserispor - Sivasspor
maçında ölen kırk beş Sivaslı’nın defnedildiği yerin
adının Sivasspor şehitliği olarak bilindiğini de
eklersek söylediklerimiz biraz daha anlam kazanır
sanıyorum.
Sonuçta Kulüp
formalarının ve renklerinin kutsal sayıldığı, yıldız
futbolcuların "İlah" veya "Aziz" ilan edildiği;
stadyumların mabede, taraftarların bir din mensubuna
benzetildiği bir dönemde yaşamaktayız. Bu din,
ilkelerini daha çok inananlarının mutsuz yanlarını
istismar ederek kurgulamıştır. Onları bu mutsuz
anlarında sahte bir vecd ve istiğrak haline sokarak
adeta mistik bir atmosferde kendinden geçiren, gündelik
hayatın sıkıntılarını kısa bir zaman için de olsa
unutturup uyuşturan, futbol karşılaşmaları da bu seküler
dinin ayin ve seremonisi yerindedir. Bu karşılaşmalar
esnasında insanlar hayatın gerçeklerinden
uzaklaştırılıp, hep bir sonraki karşılaşmaya kadar hayal
aleminde yaşatılmakta, zavallı taraftarlar gece gündüz
futbolla yatıp futbolla kalkmaktadırlar.
Geçtiğimiz
yıllarda Napoli Kardinali Giardano İtalya’da bir spor
merkezinde sporculara hitaben yaptığı konuşmada;
"Futbol halkların dinidir" diyerek futbolu kilise için
rakip ilan etmişti. Futbolun bu gün halkların,
kitlelerin uyuşturulması için kullanılan en etkili araç
(halkların afyonu) olduğunu söylemek de hiç yanlış olmaz
sanırım.
"Gölgede ve
Güneşte Futbol" adlı denemenin Uruguaylı yazarı Eduardo
Galeano, "Futbol hayatın bir parçasıdır. Doğurduğu
tutkular göz önündeyken bir yazar buna kayıtsız kalamaz.
Tutkunların ibadeti ve entelektüellerin duyduğu şüphe
dikkate alındığında, futbol bir dine benziyor" diyor.
Tübingen
Üniversitesi’nden Dietmar Mieth "Spor dinin yerini
tutuyor, bazen de dinin rakibi olabiliyor"diyor ve şunu
ekliyor: "İnsan, hayatında en yüksek değer olarak sporu
görürse o zaman spor onun dini olur."(Aksiyon, 16-22
Mayıs, 1998). İşte bu yüzden de bir kısım insan dini
ihtiyaçlarını karşılamak ve kendilerini bu yönde de
tatmin etmek için ibadethanelere değil de futbol
sahalarına yöneliyor.
Bütün
kalabalıkların gerçekte bir ayin psikolojisiyle hareket
ettiği olgusunu dikkate alarak konuşursak, bu ayini
yöneten, bu kalabalığı coşturan ve trans haline geçiren
kimselerin de futbol Amigoları olduğunu söyleyebiliriz.
Artık kalabalıkların, karşılaşmaları izlerken attıkları
sloganların ve söyledikleri marşların dini müziklere ve
ilahilere benzetilmesinde, bir hata olmaz sanırım. Hatta
bu konuda daha da ileri giderek şunu söyleyebilirim. Çok
az mümin, bir ibâdethânede fanatik bir taraftarın bir
stadyumda ulaştığı tatmine ve trans haline ulaşabilir.
Öyle ki, bu taraftara, karşılaşmanın en coşkulu
anlarından birinde, futbolcular veya hakemler hakkında
ne söylediği, hangi kaba küfürleri savurduğu sorulsa,
eminim çoğu kısmını hatırlamayacaktır; çünkü o an trans
halindedir.
Futbol artık,
sadece futbol değildir!
Futbol çok
ciddi bir rant kaynağı olduğu anlaşıldıktan sonra, masum
bir spor dalı olarak algılanmaktan çıkmıştır. "Futbol
artık sadece futbol değildir." Trilyonluk bir rant,
paylaşılmayı beklemektedir. Özellikle transfer ücretleri
son birkaç yılda daha önce hiç olmadığı miktarlara
yükselmiş, astronomik derecede artmıştır. Her futbol
sezonu özellikle bir kaç futbolcu üzerinde yoğunlaşan
dikkatler ve onlara teklif edilen astronomik ücretler,
onları biraz daha ulaşılmaz, hatta dokunulmaz kılmakta
ve taraftarların gözünde daha da yüceltmektedir. Dinin
yükselen değer olduğu dönemlerde, yeni doğan çocuklara
verilen isimler daha çok islam tarihinden alınma isimler
olurken, futbolun yükselen değer olduğu dönemlerdeki
çocuk isimleri o dönemin ünlü futbolcularının (futbolun
en parlak devirlerinin) isimlerinden seçilmektedir.
Ve böylece
futbolcu sıradan bir insan olmaktan çıkmış, uğrunda
ölünebilecek bir kahraman olarak ve kutsal bir kimlik
kazanarak tarihe geçmiştir. Ölürse şehittir o, bir
futbol şehidi...
Ve medya!
Medya bu
durumu özellikle abartmakta, adeta yangına körükle
gitmektedir. Adını "Fanatik" koyan gazetelerden tutun
da, takım sevgisinin taraftarın "kanında olduğunu"
vurgulayan reklamlara kadar...
Dikkat
edilirse spor sayfası olmayan gazete, spor programı
olmayan TV kanalı yoktur. Gazetelerin ilk bakılan ve en
çok okunan sayfaları, spor sayfalarıdır. Sadece spor,
özellikle de futbol ağırlıklı yayın yapan gazeteler
ciddi derecede tiraj yapmaktadır. Mahalli gazeteler de
tirajlarını o ilin spor kulübünün taraftar sayısına göre
ayarlamaktadırlar.
Büyük birkaç
kulübün ve yöneticilerinin maddi servetleri tahmin
edilemeyecek derecede yüksektir. Hatta bu kulüplerin
başkanlık koltukları kara para aklama yerleri olarak
kullanıldıklarından, birileri tarafından bir türlü
paylaşılamamaktadır.
Siyasi
iktidarlar da bu sektöre açık destek vermektedir. Çünkü
taraftar kitlesi öncelikle ihmal edilemeyecek derecede
büyük bir oy potansiyelini içinde barındırmaktadır. Bu
kitle aynı zamanda gözden uzak tutulmaması ve kontrol
altında bulundurulması gereken, potansiyel şiddet
kaynağı bir kitledir. Evet siyasi iktidar bu sektöre
açık destek verir. Çünkü hafta boyu takımının
galibiyetinden başka bir şey düşünmeyen, taparcasına
sevdiği futbolcunun hayaliyle yatıp kalkan, kendisinin
de onun gibi olacağı günlerin beklentisinden başka bir
şeyi olmayan bu zavallının ne kendisinin ne de ülkenin
hangi durumda olduğunu düşünecek ve sorgulayacak ne gücü
ne de vakti vardır. Çünkü o çok kolay idare edilir. Ne
işsizlik, ne yoksulluk ne enflasyon onun umurunda bile
değildir, çünkü takımı kazanmıştır ve o çok mutludur. Ya
da takımı kaybetmiştir ve o çok üzgündür.
Ve o artık
bir fanatiktir!
İşte bu
psikoloji taraftarlar arasında, fanatizmi, giderek de
şiddeti körüklemiştir. Sonuçta çok ciddi derecede
taraftar kavgalarına kadar varan şiddet olayları sonucu
ölen ve yaralanan insanların sayısı oldukça fazladır
(1970’den bu yana sadece stadyumlarda çıkan kavgalarda
Avrupa’da 310 kişi; Güney Afrika’da 13 ve Türkiye’de 45
kişi hayatını kaybetmiştir. Maç sonrası çıkan sokak
kavgalarında ölenlerin sayısı bilinmemektedir). Ve işin
ilginç yanı, zaten çoğu hırçın, kavgacı ve agresif
tavırlar sergileyen taraftarlar, şimdilerde kendilerine
"Tribün lideri" de denilen Amigolar tarafından
doldurulup, kışkırtılmaktadırlar. Amigoların da psikopat
denilebilecek derecede "hasta kişilikli" kimseler
oldukları ve bu seyirciyi maça angaje etme görevleri
için kulüpleri tarafından teşvik edildikleri de hesaba
katılırsa işin vahâmeti daha da iyi anlaşılacaktır.
Hatta 1980’lerden sonra kendilerine tanınan imkanları
kötüye kullanıp, etrafına topladığı fanatiklerle
birlikte mafya türü örgütlenmeye gittikleri
gözlenmiştir.
"Buraya maç
seyretmeye mi geldiniz?"
Bir amigonun,
taraftarı kışkırtmak amacıyla söylediği bu sözler,
fanatiğin psikolojisini yeterince açıklıyor.
Gerçekte
futbol bir din olma yolunda hızla mesafe kat etmektedir.
Fakat bu dini ayakta tutan, yaşatan çıkar çevrelerinin
ranta, taraftarın da şiddete düşkünlüğüdür. Spor artık
eskilerin tabiriyle bir centilmenlik yarışması değildir.
İşe şiddet ve kan karışmıştır.
İşte bir
müsabaka öncesinde taraftarlar arasında işitebileceğimiz
birkaç sıradan slogan;
"Önce F.B.
sonra canımız!"
"Biz
delikanlıyız, bıçaktan taştan korkmayız!"
"İşte döner
bıçağımız havada!"
"En iyi
fenerli, ölü fenerlidir!"
"Buraya
taşla, bıçakla girenler, kaleşnikofla karşılanacaktır!"
Ve bir gazete
manşeti "United" lı taraftarlar Türk hamamında kan
banyosu yaptı"
Evet stadyuma
maç izlemeye değil de ölmeye gelen taraftarlar
rakiplerine kan banyosu yaptıracak kadar
vahşileşmişlerdi.
Bu futbolizm
dininin taraftarları (müminleri) çoğu 15-25 yaş arası
öğrenci, işsiz veya serbest (gündelikçi) meslek sahibi
kimselerdir. Kendilerini takımlarının fedaileri gibi
gördüklerinden dolayı, takımlarının galibiyeti halinde
kendilerini de başarılı görüp, rakiplerini
cezalandırarak kendilerini ödüllendirme yoluna
gidiyorlardı. Mağlubiyet halinde de, şiddet eylemleriyle
takımlarını, intihara teşebbüs ederek de kendilerini
cezalandırmaya yöneliyorlardı.
Son birkaç
söz
Futbolun son
yüzyılda Din’in yerine ikame edilmeye çalışıldığı
gerçeğine katılıyoruz; fakat öncelikle dikkat çekmemiz
gereken bir nokta, tarafların çoğunluğunun gerek aileden
gerekse eğitim kurumlarından gerekli ve yeterli din
eğitimi almamış ve şiddete yatkın insanlardan oluştuğu
gerçeğidir. Öyle ki bu kimseler "dini" ve "tarihi"
değeri olan büyük şahsiyetlerinden birkaçının (mesela
Peygamberinin) ismini bile bilemezken; (daha çocuk
denecek yaştan itibaren taraftar olmak için
yetiştirildiklerinden dolayı) mensubu oldukları takımın
tüm kadrosunun künyelerini ezbere bilmektedir. Daha çok
kimlik ve kişilik sorunu olan fanatik taraftarlar, zaten
önceden beri bilinçli bir din tercihi yapmayan,
kendisini, akıp giden gündelik hayatın acımasız çarkları
arasında ezilmekten korumak için tutunacak bir dal
arayan, bunun çözümünü de kalabalıklara karışmakta bulan
kimselerdir. Önce kalabalıklar arasında kaybolup sonra
yeni bir kimlikle, (taraftar kimliğiyle) yeniden topluma
karışmak ve varlığını ispat etmek için de şiddete "üzüm
yemek değil bağcıyı dövmektir". Zaten kendisi de çok iyi
bilmektedir ki, bir zamanlar taparcasına sevdiği yıldız
futbolcu şimdilerde adı sanı unutulmuş, bir köşeye
itilmiştir. Bir zamanların altın ayakkabı ödülü sahibi
"Tanju Çolak"ları, "Şeytan Rıdvan"ları şimdi neredeler
dersiniz? Nerede o, çocukların adını dilinden
düşürmediği Kempes, Rumenige? Onları arayıp soran var mı
acaba? Bir zamanların "futbol ilahı" ilan edilen meşhur
"küçük dev" Maradona, şimdi eroin bağımlısı ve "Bana
ihtiyaç duyulmasına ihtiyacım var" diyerek bir köşede
ölümü bekliyor.
© 2002 İktibas |