|
Futbol Bu Toplumun Nesi Geliyor?
Mehmed DURMUŞ
"Futbol
paganizmi"nden bahsedilebilir mi? Hiç kuşkusuz evet!
Günümüzde futbol gerçekten bir paganizm olarak,
İslam’dan kopartılmış, cahiliyyenin koyu karanlığına
tepilmiş ‘modern’ toplumda gerçek bir paganizm işlevini
görmektedir.*
Aslında
futbolun bir paganizme dönüşmesi beni çok fazla
üzmemektedir. Eğer ki herhangi bir yerde mürted bir
toplum varsa ve bu toplumun kimi üyeleri ikonlardan ikon
seçiyorsa, putlardan put beğeniyorsa, modası geçmiş
paganizmler yerine yeni paganizmler keşfediyorsa, bunlar
beni burukluğa sevk etmemektedir ve etmemelidir de. Beni
Kur’an’a iman eden bir mü’min olarak endişeye sevk eden
asıl neden, paganizmlerin her geçen gün çevremde,
etrafımda biraz daha yakına kadar sokulduğunu
hissetmektir... Siyah ve beyaz netliğindeki tevhid-şirk
ayrımının her geçen gün biraz daha
bulanıklaştırılmasıdır. Her gün biraz daha, amentümüze
dudak kıvıranların sayısının arttığını görmenin verdiği
hüzün elbette bizi burukluğa sevk ediyor.
Globalleşme,
küreselleşme adıyla anılan şirke dayalı evrensel zulüm
düzeni müslümanları her geçen gün biraz daha
imanlarından kuşkuya düşürmektedir. Evrensel şeytani
düzen kelimeler ve kavramlarla müslümanların zihinlerine
saldırıya devam ediyor. Kur’an’ın önerdiği hayat modeli
bu şeytani düzen tarafından düpedüz terörizm olarak
anılıyor. Batı medeniyeti, tağyir ve tahrif ettiği
İslami kelime ve kavramlar yerine hızla kendi mülevves
sözcük ve kavramlarını ikame ediyor. Sanki, belediye
ekiplerinin modern iş makinalarıyla toprağı hızla yarıp
anında döşedikleri, içinden lağım akıttıkları büzler
gibi...
Turgut Özal
döneminin islamizasyon politikaları meyvesini verdi.
Değerli fikir adamı Abdurrahman Arslan’ın dediği gibi
Özal döneminde müslümanlar özel finans kurumlarıyla
parasal alanda, İmam-Hatip liseleriyle eğitim alanında,
RP-FP türü partiler kanalıyla siyasal alanda mevcut
sistemin içine iyice çekildiler. Bütün bu alanlarda ilk
baştaki söylemi hepimiz çok iyi biliyoruz: "Buralarda
biz olmazsak başkaları olur"du! Kaleyi içten fethetmek
gerekmekteydi! Düşmanın silahıyla silahlanmak
gerekmekteydi. Giderek, hepimizin aynı gemide yaşadığı
hatırlanmaya(!) başlandı. Derken müslümanlar
demokrasiyi, laikliği, liberalizmi, din-siyaset
ayrılığını, laiklere bırakılmayacak kadar önemli
saydılar ve bunlara sahip çıkmaları laiklere bile parmak
ısırttı. Müslümanlar ‘değişimi’ keşfettiler. Değişmeyen
tek şeyin değişim olduğu gerçeğini(!) fark ettiler.
Kısacası "müslümanlar" az zamanda çok işler başardılar
ve sistem içinde kendilerine yer edinmeye koyuldular.
Sekülerleş/tir/me ya da ‘altın buzağı’ özlemi
Türk
halkının, rahmetli Cahit Zarifoğlu’nun ‘Katır-Aslan’
hikayesindeki hurafe-perestliği andıran, Dünya Kupası
maçlarında Milli Takımının edindiği bazı başarıları
karşısındaki akıl almaz sevinç gösterilerine hiçbir
anlam veremiyorum. Eğer denseydi ki, Türkiye olarak,
hiçbir risk edinmeden, ülkemizin bir bu kadarı daha ülke
fethettik, ülkenin bütün kaynakları, yer altı yer üstü
zenginlikleri bize aittir, herhalde bu sevincin çok azı
gösterilirdi. Futbol oyunu, bir sanat değildir. Bir
ülkenin iktisadi, ticari, teknolojik veya zırai
gelişmesinin, kalkınmasının bir göstergesi değildir.
Futbol başarısı bir ülkenin zenginliğinin artması veya
eğitimde, sağlıkta, siyasette, zenginlikte,
endüstrileşmede, halkını insanca, nezih ve rahat
ortamlarda yaşatmada bir gelişmenin göstergesi değildir.
Futbolcuların başarısı karşısında olağanüstü sevinen
kalabalıkların kahir ekseriyeti, bizzat DİE’nin verdiği
ölçülere göre yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır.
Ciddi bir bölümü açlık sınırındadır. Onlar milli takımın
başarısı karşısında çılgınca sevinirken, hiç kimse
onları düşünmemektedir. ‘Fukaranın şaşkını’na has, o
çılgın samba ayinleri bitip de şöyle bir haberleri
izlemeye başladıklarında ikramiye olarak zam haberlerini
alıyorlar. Fakat vatan sağ olsun... Yutkunmaktan başka
yapacağı hiçbir şey yoktur sambacıların...
Gazeteler
Türkiye-Senegal maçından sonra "Çıldır Türkiyem!" diye
manşet atmışlardı. Nitekim çıldırdı Türkiye. Hem de
bütün dünya aleme rezil rüsvay olarak... Bütün bir
toplum futbol denen müthiş din adına sekr hali yaşadı.
Sistem bunu bilinçli bir şekilde bu noktaya kadar
getirmiştir. Çünkü sekr halindeki insanları gütmek
elbette daha kolaydır. Bildiğim kadarıyla ülke tarihinde
ilk defa bir futbol maçından dolayı yarım gün resmi
tatil yapıldı. Ama aynı yöneticiler ramazanda mesaiyi
bir saat erken başlatıp erken bitirmeyi çok
görüyorlardı.
Türkiye’deki
futbol tezahüratları herhalde hiç bu sınıra ulaşmamıştı.
Türkiye’ye 30 Haziran akşamı dönen Milli Takım, sanki
bütün uzayı fethetmiş de gelen kahraman bir orduyu
karşılar gibi karşılandı. Beni en çok utandıran,
izlerken tüylerimi diken diken eden, bir genç kızın
yerlerde sürünerek kaleci Rüştü’nün ayaklarını öpmesi
idi. O manzara olağanüstü derecede ahlaksızca idi.
İnsanların kendileri gibi insanları tanrılaştırmalarını
yansıtan, insanın kulu-kölesi olmak için can atışını
yansıtan bu sahne karşısında tarifi imkansız ızdıraplar
duymamak elde değildi...
Futbol,
tanrılarıyla, peygamberleriyle, ayin yöneticileriyle,
müezzinleriyle (amigolar), mabed ve cemaatiyle gerçekten
bir futbolizme, çağdaş bir dine dönüşmüş durumdadır.
Dinden (İslam’dan) uzaklaştırılmış insanlar tabi ki
tatmin olacakları yeni sığınaklar aramak zorundadırlar.
İnsan, hem tanrı hem insan değildir. O sadece insandır.
Kendisini yaratan gerçek tanrıya (Allah’a) muhtaçtır.
Fakat Allah’a muhtaç oluşu bir politika olarak kendisine
unutturulduğuna göre, bulduğu her hangi bir taş parçası,
bir paçavra, resim, bir inek, cinsellik, para, araba,
müzik, eğlence ve benzeri herhangi bir şeyi kendisine
tanrı edinip ona tapacak ve böylece tapınma ihtiyacını
giderecektir. İşte futbol, bu görevi iyi bir şekilde
ifa etmektedir.
Dünya Kupası
maçları vesilesiyle anlaşılmıştır ki toplum meğer çok
ciddi bir ‘tanrısızlık bunalımı’, ya da ‘tanrı özlemi’,
‘tapınma özlemi’ içindeymiş. Yani toplum dinsizliği
kabul etmemekteymiş! İslam dinini arkasına atan bir
topluluk, başka dinler edinmiş kendisine. Ondaki bu
ihtiyacın farkında olan Samiriler, altın buzağılar icat
etmişler.
Futbol o
kadar dinleştirildi ki, sokaklarda yapılan
ayin/gösterilerde, normalde yasak olan bütün davranışlar
o an mübah, hatta vacip hale gelmektedir. Yolların
tıkanması, trafik kurallarının tamamen ihlal edilmesi,
kilometrelerce uzayan araba konvoyları, aşırı hız,
tehlikeli araba kullanma, arabaların üstüne ve önüne
binen, camlardan sarkan gençler, yayalara geçiş hakkı
verilmemesi, aşırı gürültü, klakson, korna, siren
sesleri, havai fişek ve gerçek tabanca ile ateş etmeler
vb.. ne sivil halkı ne de resmi makamları rahatsız
etmiyor. Tanrısal bir saygıyla herkes boyun eğiyor bu
hengameye ve ihlasından kuşku duyurtmamaya çalışıyor.
Futbol
Ulusallaştırır
Futbol,
toplumun hiçbir yarasını sarmamaktadır. Alkol gibi
sadece bir süre sarhoş ediyor. Toplumu hiçbir ciddi,
ideolojik hedefe sürüklemiyor. Yani ‘milliyetçilik’
denilebilecek bir işlevi bile yok. Var sananlar
aldanıyorlar. Çünkü toplum bir taraftan Avrupa
Birliği’ne girmenin faziletlerine inandırılıyor,
Amerika’nın himayesine girmenin erdemleri telkin
ediliyor, diğer taraftan ‘milliyetçilik’ duyguları
körüklenebilir mi? Her tarafı kırmızı-beyaz rengine
boyadıkları, mankenlerin eteği olma seviyesine kadar
düşürdükleri Türk bayrağını bile sadece bir fetiş olarak
kullanıyorlar.
Ali
Bayramoğlu bunu şöyle izah ediyor: "Aynı etnik grubun
fanatik üyeleri gibi davranmaya dayanan, başkalarına
acımasızlığı, sürü üyelerine sıradışı bir yumuşaklığı
ifade eden taraftar psikolojisi, aslında sönmekte olan
bir milliyetçiliği sokak milliyetçiliğine, hatta zaman
zaman sokak faşizmine çeviriyor, yani besliyor." (Yeni
Şafak, 23.06.2002)
Ülkede arzu
edilen en önemli şey, laik-demokratik, Atatürkçü,
islamcı siyasi talebi kesinlikle olmayan, yönetenlerine
çok iyi itaat eden bir toplum oluşturmaktır. İşte futbol
bunu sağladı. Yani sistem açısından önemli olan bu
sonuçtur. Yoksa, milli takımın başarı ya da
başarısızlığının tepedekileri kişisel futbol severliğin
ötesinde ilgilendirdiğini zannetmek safdillik olur. Ama
hazır böyle bir rüzgar oluşmuşken, yelkenleri şişirmek
gerekir...
Çılgınlık
derecesindeki futbol sevinci anaforunda, tesettür
engelleri, başı örtülü resminden dolayı tedavi edilmeyip
ölüme terk edilen yaşlı kadının hikayesi, yoksulluk
sınırının bir milyarın üzerine çıkması, ülkenin neden
ısrarla, sağlığını yitirmiş bir başbakana yatağından
yönettirildiği, tamamen iflas derecesine gelmiş ahlaki
yozlaşma gibi sorunlar buharlaşmaktadır. Dünyada olup
bitenler ise çoktan unutulmuştur...
‘İslami
usulde’ futbol sevinci
Dindar
çevreler de milli takımın başarılarından doğan sevinç
gösterilerine katılmaktadır. Başörtülü kızlar, tıpkı
Tarkan’ın konserlerinde yanıp yıkıldıkları gibi
kendilerinden geçtiler. Dindarların televizyonları
Tarkan’ın şarkılarıyla seyircilerini coşturdular. Meğer
dedim kendi kendime, pek çok dindarın da içinde
bulunduğu toplum, mesela eşcinselliği hiç de problem
etmemekteymiş! Artık bunlar sorun olmaktan çıkmış.
Bu arada,
bilinç kayması ‘islamcı’ kesimde de sürüyor. İslamcılar
futbolun kullanılmasından, futbol üzerinden mesaj
vermekten dem vuruyorlar. Futbolun bir yükselen değer
olduğunu onlar da benimsemiş durumda. Doğrusu benim
anlamakta en fazla zorlandığım, cuma namazını kılmamak
gibi siyasi bir duruşu benimsemiş müslümanların da
futbol sevincine karışmalarıdır. Bu durumda cuma namazı
kılmamanın anlamını yitirdiğini düşünüyorum ve ulusçu
söylemlerin müslümanları nasıl etkileyebildiğini
hayretle izliyorum. Zira futbol gösterileri,
ulusallaşmayı, sekülerleşmeyi sağlamaktadır.
‘Aşırılıkları’ törpüleyerek, islamsız bir toplum projesi
etrafında sürüleşmeyi hedeflemektedir. Cuma namazı ise
İslami toplum projesinin, çok önemli bir katılım
alanıdır. Mü’minlerin varlıklarının ispatıdır.
Toplumsal, siyasi bir varlık ızharıdır. Fakat İmam Ebu
Hanife gibi müslümanları örnek alarak, içinde bulunulan
koşullardan dolayı Cuma namazına katılmayan, daha
doğrusu en başta bugünkü Cuma namazlarını ‘Cuma namazı’
olarak kabul etmeyen müslümanların nasıl olup da ‘futbol
ayinlerine’ (uzaktan da olsa) katıldıklarını anlamakta
güçlük çekiyorum. "Yoksa, Cuma namazına haksızlık mı
ediliyor?" diye düşünmekten kendimi alamıyorum... Yok
eğer "futbol bizim" ise, o halde ‘bizim’ olmayan ne
var?!
© 2002 İktibas |