Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 283 Temmuz 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  

Dava Adamı ve Politikacı

Onursuz Bir Sesizlik

Garabet

Futbol

Futbol Bu Toplumun Nesi Geliyor?

 Kim Neyi Ne İçin Yapıyor?  

Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

Futbol Bu Toplumun Nesi Geliyor?

 

 

Mehmed DURMUŞ

 

"Futbol paganizmi"nden bahsedilebilir mi? Hiç kuşkusuz evet! Günümüzde futbol gerçekten bir paganizm olarak, İslam’dan kopartılmış, cahiliyyenin koyu karanlığına tepilmiş ‘modern’ toplumda gerçek bir paganizm işlevini görmektedir.*

Aslında futbolun bir paganizme dönüşmesi beni çok fazla üzmemektedir. Eğer ki herhangi bir yerde mürted bir toplum varsa ve bu toplumun kimi üyeleri ikonlardan ikon seçiyorsa, putlardan put beğeniyorsa, modası geçmiş paganizmler yerine yeni paganizmler keşfediyorsa, bunlar beni burukluğa sevk etmemektedir ve etmemelidir de. Beni Kur’an’a iman eden bir mü’min olarak endişeye sevk eden asıl neden, paganizmlerin her geçen gün çevremde, etrafımda biraz daha yakına kadar sokulduğunu hissetmektir... Siyah ve beyaz netliğindeki tevhid-şirk ayrımının her geçen gün biraz daha bulanıklaştırılmasıdır. Her gün biraz daha, amentümüze dudak kıvıranların sayısının arttığını görmenin verdiği hüzün elbette bizi burukluğa sevk ediyor.

Globalleşme, küreselleşme adıyla anılan şirke dayalı evrensel zulüm düzeni müslümanları her geçen gün biraz daha imanlarından kuşkuya düşürmektedir. Evrensel şeytani düzen kelimeler ve kavramlarla müslümanların zihinlerine saldırıya devam ediyor. Kur’an’ın önerdiği hayat modeli bu şeytani düzen tarafından düpedüz terörizm olarak anılıyor. Batı medeniyeti, tağyir ve tahrif ettiği İslami kelime ve kavramlar yerine hızla kendi mülevves sözcük ve kavramlarını ikame ediyor. Sanki, belediye ekiplerinin modern iş makinalarıyla toprağı hızla yarıp anında döşedikleri, içinden lağım akıttıkları büzler gibi...

Turgut Özal döneminin islamizasyon politikaları meyvesini verdi. Değerli fikir adamı Abdurrahman Arslan’ın dediği gibi Özal döneminde müslümanlar özel finans kurumlarıyla parasal alanda, İmam-Hatip liseleriyle eğitim alanında, RP-FP türü partiler kanalıyla siyasal alanda mevcut sistemin içine iyice çekildiler. Bütün bu alanlarda ilk baştaki söylemi hepimiz çok iyi biliyoruz: "Buralarda biz olmazsak başkaları olur"du! Kaleyi içten fethetmek gerekmekteydi! Düşmanın silahıyla silahlanmak gerekmekteydi. Giderek, hepimizin aynı gemide yaşadığı hatırlanmaya(!) başlandı. Derken müslümanlar demokrasiyi, laikliği, liberalizmi, din-siyaset ayrılığını, laiklere bırakılmayacak kadar önemli saydılar ve bunlara sahip çıkmaları laiklere bile parmak ısırttı. Müslümanlar ‘değişimi’ keşfettiler. Değişmeyen tek şeyin değişim olduğu gerçeğini(!) fark ettiler. Kısacası "müslümanlar" az zamanda çok işler başardılar ve sistem içinde kendilerine yer edinmeye koyuldular.

Sekülerleş/tir/me ya da ‘altın buzağı’ özlemi

Türk halkının, rahmetli Cahit Zarifoğlu’nun ‘Katır-Aslan’ hikayesindeki hurafe-perestliği andıran, Dünya Kupası maçlarında Milli Takımının edindiği bazı başarıları karşısındaki akıl almaz sevinç gösterilerine hiçbir anlam veremiyorum. Eğer denseydi ki, Türkiye olarak, hiçbir risk edinmeden, ülkemizin bir bu kadarı daha ülke fethettik, ülkenin bütün kaynakları, yer altı yer üstü zenginlikleri bize aittir, herhalde bu sevincin çok azı gösterilirdi. Futbol oyunu, bir sanat değildir. Bir ülkenin iktisadi, ticari, teknolojik veya zırai gelişmesinin, kalkınmasının bir göstergesi değildir. Futbol başarısı bir ülkenin zenginliğinin artması veya eğitimde, sağlıkta, siyasette, zenginlikte, endüstrileşmede, halkını insanca, nezih ve rahat ortamlarda yaşatmada bir gelişmenin göstergesi değildir. Futbolcuların başarısı karşısında olağanüstü sevinen kalabalıkların kahir ekseriyeti, bizzat DİE’nin verdiği ölçülere göre yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Ciddi bir bölümü açlık sınırındadır. Onlar milli takımın başarısı karşısında çılgınca sevinirken, hiç kimse onları düşünmemektedir. ‘Fukaranın şaşkını’na has, o çılgın samba ayinleri bitip de şöyle bir haberleri izlemeye başladıklarında ikramiye olarak zam haberlerini alıyorlar. Fakat vatan sağ olsun... Yutkunmaktan başka yapacağı hiçbir şey yoktur sambacıların...

Gazeteler Türkiye-Senegal maçından sonra "Çıldır Türkiyem!" diye manşet atmışlardı. Nitekim çıldırdı Türkiye. Hem de bütün dünya aleme rezil rüsvay olarak... Bütün bir toplum futbol denen müthiş din adına sekr hali yaşadı. Sistem bunu bilinçli bir şekilde bu noktaya kadar getirmiştir. Çünkü sekr halindeki insanları gütmek elbette daha kolaydır. Bildiğim kadarıyla ülke tarihinde ilk defa bir futbol maçından dolayı yarım gün resmi tatil yapıldı. Ama aynı yöneticiler ramazanda mesaiyi bir saat erken başlatıp erken bitirmeyi çok görüyorlardı.

Türkiye’deki futbol tezahüratları herhalde hiç bu sınıra ulaşmamıştı. Türkiye’ye 30 Haziran akşamı dönen Milli Takım, sanki bütün uzayı fethetmiş de gelen kahraman bir orduyu karşılar gibi karşılandı. Beni en çok utandıran, izlerken tüylerimi diken diken eden, bir genç kızın yerlerde sürünerek kaleci Rüştü’nün ayaklarını öpmesi idi. O manzara olağanüstü derecede ahlaksızca idi. İnsanların kendileri gibi insanları tanrılaştırmalarını yansıtan, insanın kulu-kölesi olmak için can atışını yansıtan bu sahne karşısında tarifi imkansız ızdıraplar duymamak elde değildi...

Futbol, tanrılarıyla, peygamberleriyle, ayin yöneticileriyle, müezzinleriyle (amigolar), mabed ve cemaatiyle gerçekten bir futbolizme, çağdaş bir dine dönüşmüş durumdadır. Dinden (İslam’dan) uzaklaştırılmış insanlar tabi ki tatmin olacakları yeni sığınaklar aramak zorundadırlar. İnsan, hem tanrı hem insan değildir. O sadece insandır. Kendisini yaratan gerçek tanrıya (Allah’a) muhtaçtır. Fakat Allah’a muhtaç oluşu bir politika olarak kendisine unutturulduğuna göre, bulduğu her hangi bir taş parçası, bir paçavra, resim, bir inek, cinsellik, para, araba, müzik, eğlence ve benzeri herhangi bir şeyi kendisine tanrı edinip ona tapacak ve böylece tapınma ihtiyacını giderecektir. İşte futbol, bu görevi  iyi bir şekilde ifa etmektedir.

Dünya Kupası maçları vesilesiyle anlaşılmıştır ki toplum meğer çok ciddi bir ‘tanrısızlık bunalımı’, ya da ‘tanrı özlemi’, ‘tapınma özlemi’ içindeymiş. Yani toplum dinsizliği kabul etmemekteymiş! İslam dinini arkasına atan bir topluluk, başka dinler edinmiş kendisine. Ondaki bu ihtiyacın farkında olan Samiriler, altın buzağılar icat etmişler.

Futbol o kadar dinleştirildi ki, sokaklarda yapılan ayin/gösterilerde, normalde yasak olan bütün davranışlar o an mübah, hatta vacip hale gelmektedir. Yolların tıkanması, trafik kurallarının tamamen ihlal edilmesi, kilometrelerce uzayan araba konvoyları, aşırı hız, tehlikeli araba kullanma, arabaların üstüne ve önüne binen, camlardan sarkan gençler, yayalara geçiş hakkı verilmemesi, aşırı gürültü, klakson, korna, siren sesleri, havai fişek ve gerçek tabanca ile ateş etmeler vb.. ne sivil halkı ne de resmi makamları rahatsız etmiyor. Tanrısal bir saygıyla herkes boyun eğiyor bu hengameye ve ihlasından kuşku duyurtmamaya çalışıyor.

Futbol Ulusallaştırır

Futbol, toplumun hiçbir yarasını sarmamaktadır. Alkol gibi sadece bir süre sarhoş ediyor. Toplumu hiçbir ciddi, ideolojik hedefe sürüklemiyor. Yani ‘milliyetçilik’ denilebilecek bir işlevi bile yok. Var sananlar aldanıyorlar. Çünkü toplum bir taraftan Avrupa Birliği’ne girmenin faziletlerine inandırılıyor, Amerika’nın himayesine girmenin erdemleri telkin ediliyor, diğer taraftan ‘milliyetçilik’ duyguları körüklenebilir mi? Her tarafı kırmızı-beyaz rengine boyadıkları, mankenlerin eteği olma seviyesine kadar düşürdükleri Türk bayrağını bile sadece bir fetiş olarak kullanıyorlar.

Ali Bayramoğlu bunu şöyle izah ediyor: "Aynı etnik grubun fanatik üyeleri gibi davranmaya dayanan, başkalarına acımasızlığı, sürü üyelerine sıradışı bir yumuşaklığı ifade eden taraftar psikolojisi, aslında sönmekte olan bir milliyetçiliği sokak milliyetçiliğine, hatta zaman zaman sokak faşizmine çeviriyor, yani besliyor." (Yeni Şafak, 23.06.2002)

Ülkede arzu edilen en önemli şey, laik-demokratik, Atatürkçü, islamcı siyasi talebi kesinlikle olmayan, yönetenlerine çok iyi itaat eden bir toplum oluşturmaktır. İşte futbol bunu sağladı. Yani sistem açısından önemli olan bu sonuçtur. Yoksa, milli takımın başarı ya da başarısızlığının tepedekileri kişisel futbol severliğin ötesinde ilgilendirdiğini zannetmek safdillik olur. Ama hazır böyle bir rüzgar oluşmuşken, yelkenleri şişirmek gerekir...

Çılgınlık derecesindeki futbol sevinci anaforunda, tesettür engelleri, başı örtülü resminden dolayı tedavi edilmeyip ölüme terk edilen yaşlı kadının hikayesi, yoksulluk sınırının bir milyarın üzerine çıkması, ülkenin neden ısrarla, sağlığını yitirmiş bir başbakana yatağından yönettirildiği, tamamen iflas derecesine gelmiş ahlaki yozlaşma gibi sorunlar buharlaşmaktadır. Dünyada olup bitenler ise çoktan unutulmuştur...

‘İslami usulde’ futbol sevinci

Dindar çevreler de milli takımın başarılarından doğan sevinç gösterilerine katılmaktadır. Başörtülü kızlar, tıpkı Tarkan’ın konserlerinde yanıp yıkıldıkları gibi kendilerinden geçtiler. Dindarların televizyonları Tarkan’ın şarkılarıyla seyircilerini coşturdular. Meğer dedim kendi kendime, pek çok dindarın da içinde bulunduğu toplum, mesela eşcinselliği hiç de problem etmemekteymiş! Artık bunlar sorun olmaktan çıkmış.

Bu arada, bilinç kayması ‘islamcı’ kesimde de sürüyor. İslamcılar futbolun kullanılmasından, futbol üzerinden mesaj vermekten dem vuruyorlar. Futbolun bir yükselen değer olduğunu onlar da benimsemiş durumda. Doğrusu benim anlamakta en fazla zorlandığım, cuma namazını kılmamak gibi siyasi bir duruşu benimsemiş müslümanların da futbol sevincine karışmalarıdır. Bu durumda cuma namazı kılmamanın anlamını yitirdiğini düşünüyorum ve ulusçu söylemlerin müslümanları nasıl etkileyebildiğini hayretle izliyorum. Zira futbol gösterileri, ulusallaşmayı, sekülerleşmeyi sağlamaktadır. ‘Aşırılıkları’ törpüleyerek, islamsız bir toplum projesi etrafında sürüleşmeyi hedeflemektedir. Cuma namazı ise İslami toplum projesinin, çok önemli bir katılım alanıdır. Mü’minlerin varlıklarının ispatıdır. Toplumsal, siyasi bir varlık ızharıdır. Fakat İmam Ebu Hanife gibi müslümanları örnek alarak, içinde bulunulan koşullardan dolayı Cuma namazına katılmayan, daha doğrusu en başta bugünkü Cuma namazlarını ‘Cuma namazı’ olarak kabul etmeyen müslümanların nasıl olup da ‘futbol ayinlerine’ (uzaktan da olsa) katıldıklarını anlamakta güçlük çekiyorum. "Yoksa, Cuma namazına haksızlık mı ediliyor?" diye düşünmekten kendimi alamıyorum... Yok eğer "futbol bizim" ise, o halde ‘bizim’ olmayan ne var?!

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin