|
Şaron, Miloseviç
mi?
Ahmet İNSEL /
26.6.2002 / GAZETEM NET
Şaron, Yaser
Arafat’ın evini ikinci kez ablukaya alırken, bu "elin"
Arafat’ın siyasi hayatının son bulmasıyla biteceğini
kestiriyordu. Ablukanın hemen ertesinden gelen Bush’un
demeci, bu elin ABD onayıyla oynandığını teyit etti.
Bush hem yan yana yaşayan iki devlet fikrini güçlü
biçimde ifade ederken, diğer yandan da bunun olmazsa
olmaz koşulunun Filistin yönetiminin değişmesi olduğunu
ilan etti. Bush, "Filistin halkına, terörizme bulaşmamış
yeni yöneticiler seçmesi için çağrıda bulunuyorum"
derken, eskinin timsali olarak Arafat ve çevresini
işaret ediyordu. Böylece ilk defa ABD, Arafat’ın
Filistin yönetiminin başından ayrılmasını, "güvenlik ve
barış içinde yan yana yaşayan iki ayrı devletin"
kurulması için ön koşul olarak sundu. Bush’un demeci
Arafat’ın siyasi ölümünün belki de vurucu darbesiydi.
Üstelik önerdiği plân Şaron plânının neredeyse
kopyasıydı.
Buna karşılık
Arafat’ın durumu böyle algılamadığı, daha doğrusu hala
açık bir kapı bırakmak umudu içinde davrandığı görüldü.
Yakın zamana kadar Amerikan girişiminden umutlu olan
Arafat, geçtiğimiz günlerde Haaretz gazetesine çok
yumuşak ifadeler içeren bir demeç verdikten sonra,
Hamas’ın lideri Şeyh Yasin’i Gazze şeridindeki evinde
"zorunlu ikamete" mecbur etmişti. Böylece liderlerinin
evini koruyan Hamas militanlarıyla evi ablukaya alan
Arafat’ın elit timleri arasında her an patlamaya hazır
gergin bir bekleyiş başlamıştı. Bu durum bile, İsrail’in
stratejisinin kısa vâdede başarılı olduğunu
gösteriyordu.
Evi bir kez daha ve
çok daha radikal biçimde abluka altına alınan Arafat,
zor durumda olduğunda her kez yaptığı gibi, bu kez de
durumu iyimser biçimde yorumlamayı tercih etti. Filistin
haber ajansı Wafa, Amerikan başkanının demecinin
ardından yayımladığı resmi demeçte, Bush’un
yöneticilerin yenilenmesi talebinden hiç bahsetmeyip,
"Başkan Arafat ve Filistin yönetiminin başkan Bush’un
fikirlerini olumlu bulduklarını, bunların barış sürecini
ilerletecek önemli katkılar olarak değerlendirdiklerini"
bildirdi. Arafat, Bush’un demecinin yarısını duymuş gibi
yapmayı tercih etmişti. Ama o yarısında bile, Bush’un
çok detaylı biçimde tanımladığı "olması gereken" yeni
Filistin yönetiminin Arafat’ın geleneksel yönetim
pratiğiyle uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. Arafat,
Bush’un önerilerini alkışlarken, ister istemez şaron
plânını kabul etmiş oluyordu. Diğer Filistin
yöneticileri ise, Bush’un önerilerinin bütünüyle kabul
edilmez olduklarını demek zorundaydılar. Aksi takdirde,
Arafat’ın yerine göz koymuş kişiler olarak ortaya
çıkacaklardı. Arafat, bundan birkaç hafta önce, 2003
başında başkanlık seçimi için çağrı yapmıştı zaten.
Şaron’un önce Batı
Şeria’yı yeniden işgal ederek başlattığı "apartheid"
politikası, şimdi İsrail’le işgal edilmiş topraklar
arasında bir duvar örülüp, bunun da önüne geniş bir
yasak bölge şeridi oluşturulmasıyla kararlı bir ileri
adım daha atıyordu. Şaron, Arafat’ı Filistin
topraklarını terk etmeye zorlayarak, bunun üçüncü ve son
elini oynamaya başladı.
Bu üçüncü elin,
aynı zamanda birinci İntifada’da olduğu gibi, yeni
Filistin liderlerini öne çıkaracağını ve büyük ihtimalle
Hamas’ın işgal edilmiş topraklar içinde en önemli güç
olacağını da kestiriyor İsrail yönetimi. İşte burada,
ABD’nin terörle mücadele politikasının koruyucu
şemsiyesi altına sığınarak yürütülmesi planlanan İsrail
şahinleri startejisinin en kanlı ve en vahim aşaması
karşımıza çıkıyor. Karşısındaki güce şiddet eylemleri
dışında başka bir yol bırakmayarak, onu gayrı meşru ve
kendi şiddet eylemlerini meşru kılma stratejisi bu.
Gelecek döneme daha büyük bir şiddet kısır döngüsü
bırakıp, sonuçta herkesi kendi kanlı girdabı içine
çekecek olan büyük kavganın altyapısını hazırlayan,
gaddar bir "ya hep ya hiç" stratejisi.
ABD’nin artık
bütünüyle Şaron’un yanında yer aldığı, Avrupa’nın
siyasal olarak devredışı kaldığı veya gözlerini kapamayı
tercih ettiği bu gaddar oyuna bir son vermek için
Birleşmiş Milletlerin, Kosova’da olduğu gibi, Batı Şeria
ve Gazze şeridini doğrudan yönetimi altına alması
önerisi resmi çevrelerde telaffuz bile edilmiyor. Şaron
çok benzese de belki tam anlamıyla Miloseviç değil, ama
İsrail politikası Büyük Sırbistan politikasına giderek
daha fazla benzemiyor mu?
© 2002 İktibas |