|
Yedi Kara Haziran
Nahir Aydın
GÖKDUMAN
Gördüğü
rüyanın etkisiyle sırılsıklam terlemiş olarak aralıyor
gözlerini. Aynı anda komedinin üzerindeki çalar saatin
asap bozucu alarmını hırçın bir el hareketiyle
susturuyor. Yorgun sabahlardan kaçıncısına uyandığını;
uyku mahmurluğunu kahvaltı sofralarına taşımayı
unuttuğu, sıcacık bir çayla güne gülümsemeyi lüks
saydığı kaçıncı haziran ortasını ya da kaçıncı yaralı
yürek vuruşunu tükettiğini hesaplıyor. Ne bugünde
hissediyor kendini, ne yarına tutunabileceği umutların
sahibi olarak görüyor...Bir parçası, hatta önemli bir
parçası hep dünün kıvrımlarında mazi denen o iç burkucu,
elle tutulmayan gözle görülmeyen, yürek yangınlarını
alevlendirmekten başka da bir şeye yaramayan hayal
dehlizinin içinde hapsolup duruyor. Kaç yıl oldu diye
düşünmeye görsün gözlerinden iplik iplik yaş boşalır
her seferinde; kendine söz geçiremediğini bildiğinden
kaç gün oldu kaç yıl geçti, kaç bayram, kaç karanlık
gece cümlelerini gönül sarnıcında kilitli tutuyor.
Oysa gün yüzüne çıkaramadığı nice duygu, özgürlük aşığı
köle hüznünde bekleşip duruyor yüreğinde. Güne onun
beklentisiyle başlamadığı, uykuya onun hayaliyle
dalmadığı günler gelsin, matemsi yalnızlığı hayatın
rutinlerinde devinsin, sıradan dostlukları, sıradan
eşyaları, sıradan umutları, paylaşımları, istekleri
olsun istiyor; hatta bunu başarabilmenin yollarını
araştırıyor. Fakat her seferinde katlanan bir iç
sıkıntısıyla köşesine dönüyor. Mahzun gözlerle izlemeye
koyuluyor.
Haziran
ortalarında, demişti son görüşmelerinde. Yedi sene mi
geçmişti üzerinden? Yedi kara haziran demeye dili
varmasa da her yaz başı ruhundaki kıpırdanmanın önüne
geçemezdi. Baharda tabiatın debdebeli uyanışı bile
böylesine sarsamazdı onu. Haziranın ilk gününden son
gününe kadar her an kapı çalınacakmış, yolda yürürken
ardından biri seslenecekmiş, posta kutusuna gizemli bir
zarf bırakılacakmış ya da ansızın çalan telefonun karşı
hattındaki ses ona aitmiş gibi düşlemekten alıkoyamazdı
kendini. Haziranda demişti ama hangi haziran olduğunu
söylememişti ki. Ya ayrılıklarının üçüncü, ya da beşinci
yılına denk gelen bir haziran ortasında çıkıp gelirse...
Ablası
mutfakta kahvaltı hazırlığına girişmiş olmalıydı. Az
sonra uykulu gözlerle Mert süzülürdü odasının
kapısından. Günaydın teyzeciğim, diyerek boynuna
sarılırdı. Bugün kreşte tahta ata en çok ben bineceğim,
tamam mı diye pazarlığa girişirdi ‘r’leri ‘y’ çıkaran
ince tatlı sesiyle. Kendisini kreşteki diğer çocuklardan
daha fazla sevmediğinden kayırıp gözetmediğinden
yakınırdı sonra. Uzun kirpikleri kara gözlerini süpürür
gibi inip kalktıkça, beni ne zaman gıdıklayacaksın
dercesine yanına sokulur,teyzesinin mahzun dünyasından
içeri akmanın yollarını arardı. Eğer sabah onun
tarafından uyandırılmamışsa bu kez o giderdi yeğeninin
odasına. Mert’i uyurken izlemek, onun dünyasında farklı
bir yeri olduğunu bilmek acılarını dindirmese de bir
nebzecik azaltırdı sanki. Zaten yıllardır Mert için
burada değil miydi? Ablası hamileliğinin daha üçüncü
ayında, kimselere güvenemem, çocuğuma sen bakacaksın
diye diretmişti. Tam başörtüsü nedeniyle mesleğinden
ayrılmanın ertesinde, işinden gücünden olmanın
bedbahtlığını yaşarken Bursa’da ablasının evinde
bulmuştu kendini. Ablası kız lisesinde İngilizce
öğretmenliği yaptığından altı yıldır yeğeni Mert’e o
bakıyordu. Memleketleri Ezine’ye ancak ablasının
tatillerinde gidebilir, hayli yaşlı anne-babasıyla
sayılı gün birlikte olabilirdi. Kimi zaman ablasının
evinde bunca zaman neden tutulduğunu sorgulayacak olsa
da ailede kimse yakınmazdı onun yıllardır baba ocağından
uzak oluşundan. Hatta atanışının ilk yılında görevini
bırakmasını kabullenemediklerinden bir tür cezaya
çarptırılmış da sayabilirdi kendini. Ezine kendi
halinde, herkesin birbirini tanıdığı, bildiği, aile içi
meselelerin ışık hızıyla yayıldığı küçücük bir ilçeydi.
Babası dostuna düşmana; ‘kızını bunca yıl okuttu ama bir
baltaya sap edemedi’ dedirtmemek için onu uzaklara
göndermekte bulmuştu çareyi. Böylece hem torununun emin
ellerde büyümesini sağlamıştı hem de kızının her geçen
gün gözünün önünde sararıp solmasını izlemekten
kurtulmuştu. Zehra’nın yaşıyla hiç de bağdaşmayan
hüzünlü duruşu birkaç haftalık tatil dilimlerinde bile
sorun olurdu baba evinde... Babası biz bile bu yaşta
senden daha dinç, daha neşeliyiz diye çıkışırdı.
Mesleğini bırakmasaydın işin, aşın, adın, itibarın
olsaydı, ablan gibi elin bol para görseydi, yüzün güler,
benzine renk gelirdi diye söylenirdi ağız dolusu. Zehra
yalnızca dinlerdi. Ne haklısınız der ne de haksızsınız
diye diklenirdi. Eleştiriye alıştığından mıdır nedir
öfkelendiği, hiddetlendiği zamanlar yok denecek kadar
azdı. Ailede herkesin afrası tafrası ayrı alemdi
halbuki. Ona müdanaları yokmuş gibi davranmayı, üzülüp
kırılacağını bilseler de ağızlarına geleni sayıp dökmeyi
severlerdi. En yakınım diyebileceği annesi bile sıcak
bir gülüşü, tatlı bir sözü esirger olmuştu. Her eve
gidişinde zihni yorulur, morali bozulurdu o yüzden.
Haziran
gelince hepten artardı suskunluğu, midye kabuğu gibi
içine kapanır, söyleneni dinlemez, sorulanı duymaz,
anlatılana sağır, anlatılacağa dilsiz kesilirdi. Kimse
onun varlığının farkına varsın, adını ansın, bir şey
umsun ya da bir iş buyursun istemezdi sanki. Odasının
kapısı tıklatılmasa yemeğe gelmeyi bile akledemeyecek
kadar dalgınlaşır, iştahsızlaşır, lokmalarını zoraki
çiğner, herkesten önce masadan kalkar ve yorgunum,
halsizim gibi mazeretlerin ardına sığınarak yeniden
odasına kapanırdı. Ablası ve eniştesi yılın bir ayı
ondaki bu değişiklikleri artık kanıksadıklarından
sabırla haziranın bitmesini beklemekle yetinirlerdi.
Mert ise teyzesinin hüzünlü duruşunu içine sığdıramayan
çocuk coşkusuyla elinden geleni yapardı onu
güldürebilmek için. Çok sevdiği bilyelerini, Pokemon
kartlarını, futbol formasını hatta çikolata,cipsi ve
yalama şekerlerini önüne sererdi. Beğendiğini al
teyzeciğim, derdi. Seni kreşte çok üzdüğüm için mi bu
kadar durgunsun?
Dört yaşına
kadar Mert’e evde bakmış, son iki senesini Çekirge’de
açılan bir kreşte çalışarak geçirmişti. Aslında bu işi
kapı kapı dolaşarak bulmuş değildi. İş ayağına gelmişti
bir nevi. Ablasının apartman komşularından hali vakti
yerinde Semra Hanım çalışan bayanların çocuklarını
güvenle bırakabilecekleri hem kreş hem anaokulu
işlevi gören bir çocuk bakımevi açmayı plânlamış bu iş
için de Zehra’nın diplomasını kullanmak istemişti.
Üniversitede çocuk gelişimi bölümünden mezun olurken hep
bir kız meslek lisesinde öğretmenlik yapacağını
tasarlarken önüne böyle bir fırsatın çıkması Zehra’yı
hem şaşırtmış, hem de sevindirmişti. Diplomasının hiçbir
işe yaramadığına inandığı bir dönemde tam da Mert’in
oyunsuzluk ve arkadaşsızlıktan bunaldığı bir anda
açılmıştı anaokulu. O günden beri haftanın beş gününü
Mert’i de yanına alarak anaokulunda geçiriyordu. Semra
Hanım üç-altı yaş arası çocukların eğitimini ona
vermişti. İşini seviyordu. Başörtüsüne karışan girişen
olmadığı gibi birbirinden sevimli yirmi öğrencisi
olmuştu. Mert’in kıskançlıklarından fırsat buldukça
hepsini kucaklar, öpüp koklar, her birinde huzurun,
sevginin, insanın içini ısıtan bir sevincin izlerini
duyumsardı. Üstelik asgari ücretten de olsa eli para
görür olmuştu. Maaşını aldığında ilk işi Mert’i
sevindirmek olurdu. Mert annesine ve babasına, piyasada
ne kadar pahalı oyuncak varsa isterim diye tuttursa da
ona bu konuda hiç naz buğuz etmezdi. Oyuncakçı dükkânına
girdiklerinde hiç yekun tutmayan plastik bir oyuncağa
sarılırdı ya da oyuncak istemem, sen bana parkın önünde
çilekli bir dondurma ısmarla yeter diye elinden
çekiştirirdi. Zehra’nın ister istemez gözleri dolardı o
zaman. Onun küçücük yüreğinde büyüklerinin ihmal ettiği
sevginin esenliğini duyumsayış aralarındaki dostluk
köprüsünün daha bir kuvvetlenmesini sağlardı sanki.
Anaokulu
açıldığından beri zaman daha hızlı akıyordu ama haziran
geldiğinde günler yaşanmak için değil de insanın
hafızasına kazınmak için durgun, durağan, sıkıcı,
bunaltıcı bir kisveye bürünüyordu sanki. Bu yedinci kara
hazirandı. Dönerim deyip de dönmediği, ararım deyip de
aramadığı, mutlaka deyip de her şeyi muallakta bıraktığı
yedinci kara haziran... Yedi yıl öncesine kayıp
gitmediği bir gün olsaydı zihninde, onu düşünmediği bir
lahza, kahverengi gözlerini anımsamadığı bir saniye...
Kızılay’ın arka sokaklarında yaşanmış onca hatıra,
hayalle gerçeğin ayrışmaz olduğu saatler çıkmazında
verilen sözler... Ne olursa olsunlar... Her
pahasınalar... Kesinlikle ve mutlakalar, başka yolu
yoklar zincirinde örülen zaman!..
Süreyya’nın
ağabeyisiydi. Süreyya üniversitede aynı sınıfta okuduğu
yakın arkadaşlarından biriydi Zehra’nın. Bir hafta sonu
Kızılay’daki bir pidecide yurtta yemek üzere pide
sardırırken karşılaşmışlardı Hakan’la. Üzerinde Kara
Harp Akademisi’nin üniformasıyla yanlarına yaklaşmış,
kardeşine hal hatır sorduktan sonra kibarca Zehra’yı
selamlamıştı. İlkin sıradan bir selamlaşma, öylesine bir
rastlantı sanmıştı genç kız. Daha sonra her hafta sonu
Süreyya’nın ille de birlikte dolaşalım ısrarlarının
ardında da bir şey aramamıştı. Öyle ki hemen her hafta
sonu Hakan’la karşılaşıp selamlaşmaların ve kısa birkaç
cümleyle başlayıp gittikçe uzayan sohbetlerin hiç de
rastlantı olmadığının aşinalığını farkedene kadar.
Hakan’ın özellikle rastlaşmak için çaba sarfettiğini,
‘ne tesadüflerin’, ‘yine mi sizlerin’, ‘sevgili kardeşim
bakalım bu hafta nasılların’ ardında itinalı bir
plânlamanın olduğunu ancak günler sonra anlayabilmişti.
Bu tür karşılaşmaların tesettürüyle ve kimliğiyle hiç
bağdaşmayacağını iyi bildiğinden Süreyya’yla çıktığı
ikindi gezintilerini sonlandırmıştı akabinde. Fakat
Hakan onun kaçıp uzaklaşmasına fırsat tanımadan,
niyetinin ciddiliğinden, uyuşan düşüncelerinden, aynı
davaya baş koyduklarından, onu daha çok bunun için
tanımak istediğinden dem vurmuş, birkaç aya varmadan da
evlilik teklifinde bulunmuştu.
Her şeyin
yıldırım hızıyla gelişmesi bir yana, hayatında yaşamını
birleştirmeyi hiç düşünmediği bir meslek grubundan
biriyle böylesine bir diyaloga girmek zihnini ve
yüreğini allak bullak etmeye yetmişti. Hakan’ın teğmen
çıkmasına aylar kala sanki kendini uçurumdan aşağı atar
gibi içinde bulunduğu kurumun kural ve yasaklarını hiçe
sayarak böyle bir teklifle karşısına çıkması anlaşılır
gelmiyordu. O yüzden en başından mesafeli ve soğuk
tavırlarla imkansızı düşlemenin lüzumsuz olduğunu
anlatmıştı ona. Dinlemek istememişti. Bütün
inanmışlığıyla, sonuna kadar mücadeleden, tabuları
yıkmaktan, cesurluktan, ilklerden ve öncülerden olmaktan
bahsetmişti. Her tavrına yansıyan azmi ve kararlılığı
yabana atılır gibi değildi.
Zehra yine de
hayli direnmiş; onun samimiyetine inanmakla birlikte
gelecek plânlarının yalnızca düş olduğunu vurgulamaya
çalışmıştı dili döndüğünce. Fakat Hakan öyle pervasızdı
ki, her gün çıkmaz bir sokağa sapmadıklarını kanıtlamak
istercesine çeşit çeşit alternatif üretirdi. Gözlerden
uzak bir evde sessiz sedasız sürdürülen mütevazı bir
yaşamın yalnızca hayalle sınırlı olmayacağını,
birliktelikleri için gerekirse bunca yıllık öğrenimini
bir kalemde silebileceğini, askerlerin de ruhlarının
olduğunu hatırlatırdı bütün içselliğiyle. Onun
gözlerindeki şevk, ses tonundaki kararlılık değil miydi
her an, her saniye, içindeki imkânsızı bastırmasına
sebep olan. Sekiz yıldır askeriyenin içinde olmasına
rağmen ne çok şey biliyordu inanca ve özgürlüğe ait... O
konuşmaya başladığında evrendeki her kıpırtı yerini
garip bir sessizliğe terkederdi, her obje içlenir,
hüzünlenir sihirli bir fanusa dönüşürdü de Zehra onun
ışığında güvenle yoluna devam edebileceğine inandırırdı
kendini. Üç-beş ayda yüreğinin kabına sığmayacak
ölçüde ona akması, içinde imkan dahilinde görmediği nice
umudun dirilmesine, zincirin kırılmasına, duvarın
yıkılmasına sebep olmuştu.
Okul biter
bitmez, demişti Hakan. İkisinin de son senesiydi. Yaza
nişan, sonbahara düğün... Ama birdenbire resmiyete
dökülmemeliydi hiçbir şey. Baştan tedbirli olup; aile
arasında yapılan sessiz sade bir törenle akitlerini
duyurabilirlerse ikisinin de lehine işleyebilirdi zaman.
Hem nüfus cüzdanındaki ibarelerin ne önemi vardı ki.
İnsan ülküsü uğruna bütün gereksiz ritüelleri
terkedebilmeyi bilmeliydi. Beşer zihniyle üretilen örf
adet, yasa-kural, tabu-formalite ne varsa
yıkabilmeliydi. Ona ‘olur’ demek kutsal olanı
kabullenmekle aynı çağrışımı yaptığından ayrıntılara
takılıp kalmayı basitlik olarak görür olmuştu.
Hakan’ın en küçük bir art niyet taşımayacağından öyle
emindi ki okul bitimine bir ay kala, aldığımız kararları
neden imam nikâhıyla noktalamıyoruz önerisini birkaç gün
süren bir düşünce yoğunluğunun ardından kabul
edivermişti. Sadece daha rahat konuşup görüşmek için
demişti Hakan. Yazın aileleri de tanışıp kaynaşacaklardı
elbette. Sonrasında daha rahat görüşmüşler miydi?
Zehra’nın çekingen ve ölçülü davranışlarında bir değişme
olmadıysa da iç dünyasında zuhur eden esenlik yarını
biraz daha yakınlaştırmıştı sanki. Yarının böylesine
uzun, iç karartıcı bir dehlize dönüşeceğini
bilebilseydi...
Seymenler’de
az mı konuşmuşlardı yarına dair. Keçiören sokaklarında
önünden geçtikleri apartmanların ışık sızan
pencerelerine bakarak az mı hayal kurmuşlardı. Bir gün
yalnızca kendilerine ait bir dünyanın olabilirliğini
düşledikçe az mı çarpmıştı yürekleri deli deli. Hakan
göz önünde dolaşmayı, rastgele hareket etmeyi sevmezdi
hiç. Üniformasının içindeyken sanki dünyayı sırtında
taşıyormuşçasına ciddi ve vakarlı durur, hiç gülmeyen,
konuşmayan birini çağrıştırırdı insana. Belki akademide,
arkadaş arasında da tıpkı göründüğü gibiydi ama Zehra’yı
gördüğünde asırlardır içinde biriktirdiklerini küflenir
paslanır endişesiyle bir bir ortaya dökmek için
sabırsızlanırdı âdeta... Zaten hep o cümleler, hep o
içlenmeler, hep o inan kiler değil miydi dünü yarına,
yarını umuda mecbur eden. Haziran ortalarını karanlığa
dahası hayatı kara haziranlara çeviren? Hata mıydı?
Çılgınlık mı? Yedi sene önce kıyılan nikâhlarından arda
kalan bir şeyler var mıydı şimdi ellerinde?!...
Yaza
ailelerini tanıştırmak üzere ayrılmışlardı başkentten.
Fakat o yaz istenen buluşma gerçekleşmemişti. Tayin
hazırlıkları, kurslar, sınavlar, atamalar girmişti
araya. Hakan’ın tayini Ağrı’nın Doğubeyazıt ilçesine
çıkmıştı. Zehra’nınki Adıyaman Besni’ye. İlk ayrılık
yılı özlemlerinin her satırına yansıdığı mektuplarla
tüketilmişti. Hakan çalıştığı tugayda öğrencilik
günlerinde alıştığı rahatı bulamamaktan, kırsalın
zorluklarından, en çok da dayanılmaz bir hal alan
yalnızlığından yakınıyordu. Hayat Zehra için de hiç
kolay değildi;ama o bir öğretmen arkadaşıyla birlikte
kiraladığı köhne bir apartman dairesinde yarına dair
tozpembe hayaller kurarak mutlu olmayı biliyordu yine
de. Yarına ne kalmıştı ki şunun şurasında. Bu yaz
aileleriyle biraraya gelip o kutlu sözleşmeyi ilân
edebilirlerse, birlikteliklerinin meşruluğunu
onaylatabilirlerse büyüklerine... Kendi ailesinin bir
problem çıkaracağını sanmıyordu. Hakan da ailesini bir
dediğini iki etmeyen kimseler olarak anlatmıştı hep.
Yazki törenin ardından bir müddet daha ayrı şehirlerde
yaşamak zorunda kalacaklarsa da önemsememeye
çalışıyordu. Bir gün bir şekilde düşledikleri o sessiz
sade eve ve kutlu birlikteliğe ulaşacaklarını ümit
ediyordu. Eğer yürekten sevmişse insan hangi kuvvet,
hangi engel, hangi olmaz-imkânsız set çekebilirdi ki
önüne. Haziranda demişti Hakan, son mektubunda. Haziran
ortası geleceğiz... Son mektubu, son cümlesiymiş
meğer...
Aradan nice
haziranlar geçti. Yalnızca ortasında değil, başında
sonunda, gecesinde gündüzünde,akşamında sabahında
bekledi onu. Ama o hiç gelmedi. Ne kuru bir selam
gönderdi ne de neden gelemediğini açıklayan bir haber.
Ölmüş olsaydı böyle olurdu ancak. Aylarca yazdığı
mektuplara cevap bekledi durdu. Yüzlerce telefon açtı
çalıştığı tugaya. Yok dediler her seferinde. Ölmüş olsa
öldü demezler miydi? Yoksa dağlarda yaptıkları bir
tatbikat sırasında hain bir kurşuna mı hedef olmuştu?
Neden bir şey söylemiyordu kimse? Eğer öyle olsa en
yakın bir arkadaşı, ya da nikâhlarında şahitlik eden
Kemal’le Suat ne yapıp edip gelmezler miydi yanına?
Arkadaşlarının nikâhlısına destek olmaları gerekmez
miydi acı gününde? Kimseden ses çıkmadı. Sanki Ankara’da
yaşanmış ve bitmiş bu birlikteliğin öksüz ve yetim
kalması öyle sıradandı ki, kainattaki her zerre başka ne
bekliyordun dercesine sorguluyordu onu. Başka ne
bekliyordun? Memleketin cadı kazanı gibi kaynadığından
haberin yok mu? Alınan kararlardan, gizli darbelerden,
verilen gözdağlarından, uzun ince soruşturmalardan,
yakarım, yıkarım söylemlerinden, küfür,darp ve
hakaretlerden... Hiç mi gazete okumuyorsun... Haber
dinle öyleyse. Ekranlardan odalara taşan giyotin çehreli
adamların tehditlerini işit... İşinize gelirselerini
dinle, ya sev ya terket nutuklarıyla yıkansın
kulakların. İstediğin kadar onun onlardan olmadığına
inan sonra. İstediğin kadar benim Hakan’ım farklıdır de.
Birlikte dinlediğiniz özgürlük ezgilerini mırıldan.
Ölümüne verdiğiniz sözlere sığın. Düğümün çözüleceği
haziranları bekle, özle, ağla ve haykır.
Hep böyledir
işte. Hayattaki bütün acı gerçekleri önce inkar ederek
savuşturmak ister insan. Ya değilse, öyle değilse diye
avutmaya çalışır korkularını. İnkârı aylarca, hatta
yıllarca sürdü, halen de sürüyor. Kaç kez unutmayı
denedi oysa. Sevgisini yadsımayı, hatıralarını tortop
edip zaman dehlizinde boğmayı istedi tüm kalbiyle.
Başaramadı. Avunamadı. Zaman aşımına uğramadı hiçbir
yürek kıpırtısı. Azıcık körelmesi gerekmez miydi
hislerinin? Seviyorum sanmışım diyebilmesi ya da. Üçüncü
kara haziranın ardından kulağına gelen o haber bile
duygularını köreltemediyse!... Eski bir dostunun benden
duymuş olma ama... diye başlayarak hayatta duymak
isteyeceği en son haberi getirmesi üçüncü ayrılık
haziranına rastgelmişti. Ölmüş olsa böylesine üzülür
müydü? Tugay komutanının kızı mıymış yılları sessizliğe
boğan imge? Ordu evinde tertiplenen bir asker
eğlentisinde mi tanışmışlar? Kız eczacılıkta öğrenci
miymiş henüz? Okuyor olması evlenmelerine engel
sayılmıyor muymuş? Resmi nikâhları eylülde mi kıyılmış?
Haziran ortasındaki düğünlerinde havai fişekler mi
süslemiş Doğubeyazıt göğünü?...
Ölmüş
olsaydı, bir kör kurşuna kurban gitseydi yüreğindekini
öldüremese bile umudunu keserdi hiç olmazsa. Her Ankara
lafzında canlanmaya hazır hatıralar girdabıyla savaşıp
durmazdı. Gördüğü her üniformalıda ondan bir esinti
bulmazdı. Yitik haziranlara gömülen yitik sevdasını
yazgının kutsallığına terkedebilirdi belki. Sevgisini
masum meşruluk yumağıyla ölünceye dek yüreğinde
yaşatabilirdi. O zaman ne sitem karışırdı
duyumsadıklarına, ne de bugünkü gibi aldatılmış, her
zerresiyle sömürülmüş hissederdi benliğini. Ama
ölmemişti işte! Ölgün bir tablonun içinde bütün
canlılığı ve küstahlığıyla varolmayı hüner belleyen
nicelerinin safına katılmıştı. Harbiye günlerinde
kınadığı, adam hesabına almadığı, aman benden uzak
dursunlar da... dediği tektiplerin safına karışmıştı.
Günlerce
gecelerce ‘sebeb’ine takılıp kalmıştı. Sebep çoktu ama
yoktu da aslında. Sebep bulmak isterse hiç yoktan da
bulabilirdi insan. Besni’de ancak bir yıl öğretmenlik
yapabilmiş, malum süreçten sonra çalıştığı okula
müfettiş akını başlayınca kınama, uzaklaştırma cezaları
derken üç- beş ay içinde görevine son verilmişti. Bunu
ona yazdığında, teselli cümleleriyle dolu bir mektup
almıştı ilkin. Hakan yazdığı satırlarda üzülmemesini,
böylesinin birliktelikleri açısından belki daha hayırlı
olduğunu vurgulamışsa da o; satırlar arasında gizli bir
iç sıkıntısı, paylaşılamayan bir karamsarlık
sezinlemişti sanki. Fakat o günlerde her şeyden, her
sözden alınır olduğundan önyargılı davranmak
istememişti. Doğru algılamışmış meğer. Sonun başlangıcı
o mektupmuş; sonrakiler ise virgülü, noktası. Hiçbir
şeyin eskisi gibi olmadığını, düşlediği özgürlüğü
yaşadıkça bulamayacağını, nefes bile alamaz hale
geldiğini anlatırken iflasını haykırdığını neden anlamak
istememişti? Neden inadına geçici buhranlara yormak
istemişti ki onun kahırlı serzenişlerini? Neden yine de
haziranda ille de haziranda diye biten yazıtların son
cümlesine kilitlenip kalmıştı? İnsan içinde tüketmişse
baharı hangi haziran geri getirebilirdi ki nisanı? Hangi
yine de... hangi bekle... hangi düşe bulanmış umut...
Umut yalın haliyle olmalı değil miydi? Bedelsiz
özgürlükleri bit pazarına, bedellileri karaborsaya
düşüren hangi sebeplerdi?
Yine de
sevdiğine kötüyü yakıştıramıyor insan. Bir zaman özünü
tanıdığını sandığına toz konduramıyor. Kim bilir neler
yaşadı da... demekten alıkoyamıyor kendini.
Zincirlerini kırmış hiç kimsenin bile bile kendini
yeniden prangalayamayacağına inanmak istiyor. Az mı
haber çıktı medyada. Memleketteki gizli takiplerin,
MOSSAD’I,CIA’yı aratmayacak bir hünerle yol aldığını,
insanların kırk satır mı kırk katır mı tercihlerine
zorlandığını az mı okumuştu? Onun yanında olsaydı,
öğrencilik günlerindeki gibi birlikte adım
atabilselerdi, her şey hayal ettikleri gibi olabilir
miydi bugün? Kaç kez görev yaptığı yere gitmek istemiş,
bunu ona imalı da olsa bildirmişti. Ama her seferinde
tedbir bahanesiyle reddedilmişti teklifi. Halbuki gel
dese, desteğe ihtiyacı olduğunu söylese gitmez miydi?
Hiçbir zaman evliliğinde maddiyatı önceleyen bir kız
modeli çizmemişti. Hatta bir lokma bir hırka felsefesini
güncelleştirmişti her fırsatta. Ama memleketin işsizlik
ortamında ‘Allah bir kapıyı açmadan bir kapıyı kapamaz’
umudu fazla bir şey ifade etmiyordu pek çoğu için. Zoru
göğüsleyememe endişesiyle nice kararlara, nice imzalar
atılabiliyordu; nice köprülerin altından nice sular
akıtılabiliyordu. "Mesleğimden ayrılırsam belediye
otobüslerine şoför bile yapmazlar beni" demişti bir
keresinde. İnadına umutsuzluk...İki dil biliyordu,
teknik konularda oldukça yetenekliydi, ticarete yatkın
sayılırdı halbuki... Bunları onun mu hatırlatması
gerekiyordu.
Gökyüzüne
havai fişekler fırlatılırken ışık yağmuru altında neler
düşündü? Uzaklarda yolunu bekleyen, kör haziranlarda
baharı düşleyen sözde nikâhlısını mı? Yoksa uzun
saçları ve ince endamıyla görende hayranlık uyandıran,
koluna takıp istediği eğlenceye, istediği toplantıya
göğsünü gere gere götürebileceği yeni hülyasını mı?
Kağıt üzerinde olmayan antlaşmalar derdest çöpe
atılabilir, realite uğruna tabular ayyuka
çıkarılabilirdi belki; ya Allah’a verilen sözler!
Onların hiç mi anlamı yoktu? Şimdi ne yapar? Nerededir?
Yüzbaşı mı olmuştur, binbaşı mı? Apoletleri gözalıcı,
potinleri cilalı mıdır istediği gibi? Çocuklarına ne
anlatıyordur yarına, umuda, inanca, aşka dair? Kronik
bir hafıza kaybıyla mı geçiştiriyordur eşinin,
özgeçmişine ait meraklı sorularını? Haziran ortalarında
içi burkulsa hiç değilse. Solgun gecelere uyansa.
Yüreğinin mecalsiz çırpınışlarını dinlese azıcık.
Balkona çıkıp yıldızları seyretse; özgürlüğü özlediğini
duyumsasa... Ve ağlasa... gözlerindeki yaş tükenene
kadar tükenişine ağlasa... Askerlerin de ruhu vardır
dediği günlerin buğusuyla titrese. Af dilemeyi, özre
sığınmayı bilir mi? İhanetini itiraf etmeyi ya da...
Affeder
miydi?
Kendim için
değil, onun için dediği, halen tüm kalbiyle onun
kurtuluşuna dua ettiği için kendine kızıyor. Özüne ve
özgürlüğüne ihanet eden bir vefasıza ah ederek
tükettiği, yüreğini berkitilmiş bir inançla tazelemek
yerine acıyarak, acınarak harcadığı yıllarına yanıyor
şimdi. Yiten zamanın, kaybolan umutların telafisi
olsa,kayıpları en aza indirgemenin bir formülü;
sekizinci haziranı dimdik vakarla karşılayabilmenin bir
yolu, yordamı... Dilerse neleri başaramaz ki! Geçmişin
eli eteği kol kanat germiyor da acıyı çoğaltıyorsa
üzerine sünger çekebilmeli insan! Denize ulaşmak için
devinip duran ırmaklara, asırlardır yeryüzüne ışık saçan
yıldızlara, bütün nahifliklerine rağmen özgürlüğün
simgesi olabilen güvercinlere baksa bir... Ya da
içindeki çaresizliği öldürse ve geç değil hiçbir şey
için diyen yürek serinliğine kulak verse. Hiç istemediği
kadar istese bugünü, hiç meydan okumadığı kadar dirense
maziye ve duyumsamadığı kadar yakınlaşsa yarına. O gücü
bulabilir, o adımı atabilir, o çok önemli saydığı
parçasını da öldürebilir; bahçesinde fesleğenler,
karanfiller, ortancalar yetiştirmeyi düşlediği o sessiz
sakin evi özlemeden nefes alabilir istese... İstemeyi de
öğrenebilir, başarmayı da. Yaşama sakınımsız
tutunabilir, umuda pazarlıksız sokulabilir; yüreğinin
tüm dokularına yayabilirse istenci...
Garip bir
haleti ruhiyeyle yatağından kalkıyor. Uzaklarda solan
gülün, sönen yıldızın hüznünü kuşanmadan kahvaltı
sofrasına yürüyor... Mert’in tatlı sesiyle gülümsüyor
sonra... Günaydın teyzeciğim!...
© 2002 İktibas |