Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 283 Temmuz 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  
Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

Yedi Kara Haziran

 

 

Nahir Aydın GÖKDUMAN

 

Gördüğü rüyanın etkisiyle sırılsıklam terlemiş olarak aralıyor gözlerini. Aynı anda komedinin üzerindeki çalar saatin asap bozucu alarmını hırçın bir el hareketiyle susturuyor. Yorgun sabahlardan kaçıncısına uyandığını; uyku mahmurluğunu kahvaltı sofralarına taşımayı unuttuğu,  sıcacık bir çayla güne gülümsemeyi lüks saydığı  kaçıncı haziran ortasını ya da kaçıncı yaralı yürek vuruşunu tükettiğini hesaplıyor. Ne bugünde hissediyor kendini, ne yarına tutunabileceği  umutların sahibi olarak görüyor...Bir parçası, hatta önemli bir parçası hep dünün kıvrımlarında mazi denen o iç burkucu, elle tutulmayan gözle görülmeyen,  yürek yangınlarını alevlendirmekten başka da bir şeye yaramayan hayal dehlizinin içinde hapsolup duruyor. Kaç yıl oldu diye düşünmeye görsün  gözlerinden iplik iplik yaş boşalır her seferinde; kendine söz geçiremediğini bildiğinden kaç gün oldu kaç yıl geçti, kaç bayram, kaç karanlık gece cümlelerini  gönül sarnıcında kilitli tutuyor.  Oysa gün yüzüne çıkaramadığı nice duygu, özgürlük aşığı köle hüznünde bekleşip duruyor yüreğinde. Güne onun beklentisiyle başlamadığı, uykuya onun hayaliyle dalmadığı günler gelsin, matemsi yalnızlığı hayatın rutinlerinde devinsin, sıradan dostlukları, sıradan eşyaları, sıradan umutları, paylaşımları, istekleri olsun istiyor; hatta bunu başarabilmenin yollarını araştırıyor. Fakat her seferinde katlanan bir iç sıkıntısıyla köşesine dönüyor. Mahzun gözlerle izlemeye koyuluyor.

Haziran ortalarında,  demişti son görüşmelerinde. Yedi sene mi geçmişti üzerinden? Yedi kara haziran demeye dili varmasa da her yaz başı  ruhundaki kıpırdanmanın önüne geçemezdi. Baharda tabiatın  debdebeli uyanışı bile  böylesine sarsamazdı onu. Haziranın ilk gününden son gününe kadar her an  kapı çalınacakmış, yolda yürürken ardından biri seslenecekmiş, posta kutusuna gizemli bir zarf bırakılacakmış ya da ansızın çalan telefonun karşı hattındaki ses ona aitmiş gibi düşlemekten alıkoyamazdı  kendini. Haziranda demişti ama hangi haziran olduğunu söylememişti ki. Ya ayrılıklarının üçüncü, ya da beşinci yılına denk gelen bir haziran ortasında çıkıp gelirse...

Ablası mutfakta kahvaltı hazırlığına girişmiş olmalıydı. Az sonra uykulu gözlerle Mert süzülürdü odasının kapısından. Günaydın teyzeciğim, diyerek boynuna sarılırdı. Bugün kreşte tahta ata en çok ben bineceğim, tamam mı diye pazarlığa girişirdi ‘r’leri ‘y’ çıkaran ince tatlı sesiyle. Kendisini kreşteki diğer çocuklardan daha fazla sevmediğinden kayırıp gözetmediğinden yakınırdı sonra. Uzun kirpikleri kara gözlerini süpürür gibi inip kalktıkça, beni ne zaman gıdıklayacaksın dercesine yanına sokulur,teyzesinin mahzun dünyasından içeri akmanın yollarını arardı. Eğer sabah onun tarafından uyandırılmamışsa bu kez o giderdi yeğeninin odasına. Mert’i uyurken izlemek, onun dünyasında farklı bir yeri olduğunu bilmek acılarını dindirmese de  bir nebzecik azaltırdı sanki. Zaten yıllardır Mert için burada değil miydi?  Ablası hamileliğinin   daha üçüncü ayında, kimselere güvenemem, çocuğuma sen bakacaksın diye diretmişti. Tam başörtüsü nedeniyle mesleğinden ayrılmanın ertesinde, işinden gücünden olmanın bedbahtlığını yaşarken  Bursa’da ablasının evinde bulmuştu kendini. Ablası kız lisesinde İngilizce öğretmenliği yaptığından altı yıldır  yeğeni Mert’e  o bakıyordu. Memleketleri Ezine’ye ancak ablasının tatillerinde gidebilir, hayli yaşlı  anne-babasıyla  sayılı gün birlikte olabilirdi. Kimi zaman  ablasının evinde bunca zaman neden tutulduğunu sorgulayacak olsa da ailede kimse yakınmazdı onun yıllardır baba ocağından uzak oluşundan. Hatta  atanışının ilk yılında görevini bırakmasını kabullenemediklerinden bir tür  cezaya çarptırılmış da sayabilirdi kendini. Ezine kendi halinde, herkesin birbirini tanıdığı, bildiği, aile içi meselelerin ışık hızıyla yayıldığı küçücük bir ilçeydi. Babası dostuna düşmana; ‘kızını bunca yıl okuttu ama bir baltaya sap edemedi’ dedirtmemek için onu uzaklara göndermekte bulmuştu çareyi. Böylece hem torununun emin ellerde büyümesini sağlamıştı hem de kızının her geçen gün gözünün önünde sararıp solmasını izlemekten kurtulmuştu. Zehra’nın yaşıyla hiç de bağdaşmayan hüzünlü duruşu birkaç haftalık tatil dilimlerinde bile sorun olurdu baba evinde... Babası biz bile bu yaşta senden daha dinç, daha neşeliyiz diye çıkışırdı. Mesleğini bırakmasaydın işin, aşın, adın, itibarın olsaydı, ablan gibi elin bol para görseydi, yüzün güler, benzine renk gelirdi diye söylenirdi ağız dolusu. Zehra yalnızca dinlerdi. Ne haklısınız der ne de haksızsınız diye diklenirdi. Eleştiriye alıştığından mıdır nedir öfkelendiği, hiddetlendiği zamanlar yok denecek kadar azdı. Ailede herkesin afrası  tafrası ayrı alemdi halbuki. Ona müdanaları yokmuş gibi davranmayı, üzülüp kırılacağını bilseler de ağızlarına geleni sayıp dökmeyi severlerdi.   En yakınım diyebileceği annesi bile sıcak bir gülüşü, tatlı bir sözü esirger olmuştu. Her eve gidişinde zihni yorulur, morali bozulurdu o yüzden. 

Haziran gelince hepten artardı suskunluğu, midye kabuğu gibi içine kapanır, söyleneni dinlemez, sorulanı duymaz,  anlatılana sağır, anlatılacağa dilsiz kesilirdi. Kimse onun varlığının farkına varsın, adını ansın, bir şey umsun ya da bir iş buyursun istemezdi sanki. Odasının kapısı tıklatılmasa yemeğe gelmeyi bile akledemeyecek kadar  dalgınlaşır, iştahsızlaşır, lokmalarını zoraki çiğner, herkesten önce masadan kalkar ve yorgunum, halsizim gibi mazeretlerin ardına sığınarak yeniden odasına kapanırdı. Ablası ve eniştesi yılın bir ayı ondaki bu değişiklikleri artık kanıksadıklarından sabırla haziranın bitmesini beklemekle yetinirlerdi. Mert ise teyzesinin hüzünlü duruşunu içine sığdıramayan çocuk coşkusuyla elinden geleni yapardı onu güldürebilmek için. Çok sevdiği bilyelerini, Pokemon kartlarını, futbol formasını hatta çikolata,cipsi ve yalama şekerlerini önüne sererdi. Beğendiğini al teyzeciğim, derdi. Seni kreşte çok üzdüğüm için mi bu kadar durgunsun?

Dört yaşına kadar Mert’e evde bakmış, son iki senesini Çekirge’de açılan bir kreşte çalışarak geçirmişti. Aslında  bu işi kapı kapı dolaşarak bulmuş değildi. İş ayağına gelmişti bir nevi. Ablasının apartman komşularından hali vakti yerinde Semra Hanım çalışan bayanların çocuklarını güvenle bırakabilecekleri     hem kreş hem anaokulu işlevi gören bir çocuk bakımevi açmayı plânlamış bu iş için de Zehra’nın diplomasını kullanmak istemişti. Üniversitede çocuk gelişimi bölümünden mezun olurken hep bir kız meslek lisesinde öğretmenlik yapacağını tasarlarken önüne böyle bir fırsatın çıkması Zehra’yı hem şaşırtmış, hem de sevindirmişti. Diplomasının hiçbir işe yaramadığına inandığı bir dönemde tam da  Mert’in oyunsuzluk ve arkadaşsızlıktan bunaldığı bir anda açılmıştı anaokulu. O günden beri haftanın beş gününü Mert’i de yanına alarak anaokulunda geçiriyordu. Semra Hanım üç-altı yaş arası çocukların eğitimini ona vermişti. İşini seviyordu. Başörtüsüne karışan girişen olmadığı gibi birbirinden sevimli yirmi öğrencisi olmuştu. Mert’in kıskançlıklarından fırsat buldukça hepsini kucaklar, öpüp koklar, her birinde huzurun, sevginin, insanın içini ısıtan bir sevincin izlerini duyumsardı. Üstelik asgari ücretten de olsa eli para görür olmuştu. Maaşını aldığında ilk işi Mert’i sevindirmek olurdu. Mert annesine ve babasına, piyasada ne kadar pahalı oyuncak varsa isterim diye tuttursa da ona bu konuda hiç naz buğuz etmezdi. Oyuncakçı dükkânına girdiklerinde hiç yekun tutmayan plastik bir oyuncağa sarılırdı ya da oyuncak istemem, sen bana parkın önünde çilekli bir dondurma ısmarla yeter diye elinden çekiştirirdi. Zehra’nın ister istemez gözleri dolardı o zaman. Onun küçücük yüreğinde büyüklerinin ihmal ettiği sevginin esenliğini duyumsayış aralarındaki dostluk köprüsünün daha bir kuvvetlenmesini sağlardı sanki. 

Anaokulu açıldığından beri zaman daha hızlı akıyordu ama haziran geldiğinde günler yaşanmak için değil de  insanın hafızasına kazınmak için durgun, durağan, sıkıcı, bunaltıcı bir kisveye bürünüyordu sanki. Bu yedinci kara hazirandı. Dönerim deyip de dönmediği, ararım deyip de aramadığı, mutlaka deyip de her şeyi muallakta bıraktığı yedinci kara haziran... Yedi yıl öncesine kayıp gitmediği bir gün olsaydı zihninde, onu düşünmediği bir lahza, kahverengi gözlerini anımsamadığı bir saniye... Kızılay’ın arka sokaklarında yaşanmış onca hatıra,  hayalle gerçeğin ayrışmaz olduğu saatler çıkmazında verilen sözler... Ne olursa olsunlar... Her pahasınalar... Kesinlikle ve  mutlakalar, başka yolu yoklar  zincirinde örülen zaman!..

Süreyya’nın ağabeyisiydi. Süreyya üniversitede aynı sınıfta okuduğu yakın arkadaşlarından biriydi Zehra’nın. Bir hafta sonu Kızılay’daki  bir pidecide yurtta yemek üzere pide sardırırken karşılaşmışlardı  Hakan’la. Üzerinde Kara Harp Akademisi’nin üniformasıyla yanlarına yaklaşmış, kardeşine hal hatır sorduktan sonra kibarca Zehra’yı selamlamıştı. İlkin sıradan bir selamlaşma, öylesine bir rastlantı sanmıştı genç kız. Daha sonra her hafta sonu Süreyya’nın ille de birlikte dolaşalım ısrarlarının ardında da bir şey aramamıştı. Öyle ki hemen  her hafta sonu Hakan’la karşılaşıp selamlaşmaların ve kısa birkaç cümleyle başlayıp gittikçe uzayan sohbetlerin hiç de rastlantı olmadığının aşinalığını farkedene kadar. Hakan’ın özellikle rastlaşmak için çaba sarfettiğini, ‘ne tesadüflerin’, ‘yine mi sizlerin’, ‘sevgili kardeşim bakalım bu hafta nasılların’ ardında itinalı bir plânlamanın olduğunu ancak günler sonra anlayabilmişti. Bu tür karşılaşmaların tesettürüyle ve kimliğiyle hiç bağdaşmayacağını iyi bildiğinden Süreyya’yla  çıktığı ikindi gezintilerini sonlandırmıştı akabinde. Fakat Hakan onun kaçıp uzaklaşmasına fırsat tanımadan, niyetinin ciddiliğinden, uyuşan düşüncelerinden, aynı davaya baş koyduklarından, onu daha çok bunun için tanımak istediğinden dem vurmuş, birkaç aya varmadan da evlilik teklifinde bulunmuştu.

Her şeyin yıldırım hızıyla gelişmesi bir yana, hayatında yaşamını birleştirmeyi hiç düşünmediği bir meslek grubundan biriyle böylesine bir diyaloga girmek zihnini ve yüreğini  allak bullak etmeye yetmişti. Hakan’ın teğmen çıkmasına aylar kala sanki kendini uçurumdan aşağı atar gibi içinde bulunduğu kurumun kural ve yasaklarını hiçe sayarak böyle bir teklifle karşısına çıkması anlaşılır gelmiyordu. O yüzden en başından mesafeli ve soğuk tavırlarla imkansızı düşlemenin lüzumsuz olduğunu anlatmıştı ona. Dinlemek istememişti. Bütün inanmışlığıyla, sonuna kadar mücadeleden, tabuları yıkmaktan, cesurluktan, ilklerden ve öncülerden olmaktan bahsetmişti. Her tavrına yansıyan azmi ve kararlılığı yabana atılır gibi değildi. 

Zehra yine de hayli direnmiş; onun samimiyetine inanmakla birlikte gelecek plânlarının yalnızca düş olduğunu vurgulamaya çalışmıştı dili döndüğünce. Fakat Hakan  öyle pervasızdı ki, her gün  çıkmaz bir sokağa sapmadıklarını kanıtlamak istercesine çeşit çeşit alternatif üretirdi. Gözlerden uzak bir evde sessiz sedasız sürdürülen mütevazı bir yaşamın yalnızca hayalle sınırlı olmayacağını, birliktelikleri için gerekirse bunca yıllık öğrenimini bir kalemde silebileceğini, askerlerin de ruhlarının olduğunu  hatırlatırdı  bütün içselliğiyle. Onun gözlerindeki şevk, ses tonundaki kararlılık değil miydi her an, her saniye, içindeki imkânsızı bastırmasına sebep olan. Sekiz yıldır askeriyenin içinde olmasına rağmen ne çok şey biliyordu inanca ve özgürlüğe ait... O konuşmaya başladığında evrendeki her kıpırtı yerini garip bir sessizliğe terkederdi, her obje içlenir, hüzünlenir sihirli bir fanusa dönüşürdü de Zehra onun ışığında güvenle yoluna devam edebileceğine inandırırdı kendini. Üç-beş ayda   yüreğinin kabına sığmayacak ölçüde ona akması, içinde imkan dahilinde görmediği nice umudun dirilmesine, zincirin kırılmasına, duvarın yıkılmasına sebep olmuştu.  

Okul biter bitmez, demişti Hakan. İkisinin de son senesiydi.  Yaza nişan, sonbahara düğün...  Ama birdenbire resmiyete dökülmemeliydi hiçbir şey. Baştan tedbirli olup;  aile arasında yapılan sessiz sade bir törenle  akitlerini duyurabilirlerse ikisinin de lehine işleyebilirdi zaman. Hem nüfus cüzdanındaki ibarelerin ne önemi vardı ki. İnsan ülküsü uğruna bütün gereksiz ritüelleri terkedebilmeyi bilmeliydi. Beşer zihniyle üretilen örf adet, yasa-kural, tabu-formalite ne varsa yıkabilmeliydi. Ona ‘olur’ demek kutsal olanı kabullenmekle aynı çağrışımı yaptığından ayrıntılara takılıp kalmayı basitlik olarak görür olmuştu.   Hakan’ın en küçük bir art niyet taşımayacağından öyle emindi ki okul bitimine bir ay kala, aldığımız kararları neden imam nikâhıyla noktalamıyoruz önerisini birkaç gün süren bir düşünce yoğunluğunun ardından kabul edivermişti. Sadece daha rahat konuşup görüşmek için demişti Hakan. Yazın aileleri de tanışıp kaynaşacaklardı elbette. Sonrasında daha rahat görüşmüşler miydi?  Zehra’nın çekingen ve ölçülü davranışlarında bir değişme olmadıysa da iç dünyasında  zuhur eden esenlik yarını biraz daha yakınlaştırmıştı sanki. Yarının böylesine uzun, iç karartıcı bir dehlize dönüşeceğini bilebilseydi...

Seymenler’de az mı konuşmuşlardı yarına dair. Keçiören sokaklarında önünden geçtikleri apartmanların ışık sızan pencerelerine bakarak az mı hayal kurmuşlardı. Bir gün yalnızca kendilerine ait bir dünyanın olabilirliğini düşledikçe az mı çarpmıştı yürekleri deli deli. Hakan göz önünde dolaşmayı, rastgele hareket etmeyi sevmezdi hiç. Üniformasının içindeyken sanki dünyayı sırtında taşıyormuşçasına ciddi ve vakarlı durur, hiç gülmeyen, konuşmayan birini çağrıştırırdı insana. Belki akademide, arkadaş arasında da tıpkı göründüğü gibiydi ama Zehra’yı gördüğünde asırlardır içinde biriktirdiklerini küflenir paslanır endişesiyle bir bir ortaya dökmek için sabırsızlanırdı âdeta... Zaten hep o cümleler, hep o içlenmeler, hep o inan kiler değil miydi dünü yarına, yarını umuda mecbur eden. Haziran ortalarını karanlığa  dahası hayatı kara haziranlara  çeviren? Hata mıydı? Çılgınlık mı? Yedi sene önce kıyılan nikâhlarından arda kalan bir şeyler  var mıydı  şimdi ellerinde?!...

Yaza ailelerini tanıştırmak üzere ayrılmışlardı başkentten. Fakat o yaz istenen buluşma gerçekleşmemişti. Tayin hazırlıkları, kurslar, sınavlar, atamalar girmişti araya. Hakan’ın tayini Ağrı’nın Doğubeyazıt  ilçesine çıkmıştı. Zehra’nınki Adıyaman Besni’ye. İlk ayrılık yılı  özlemlerinin her satırına yansıdığı  mektuplarla tüketilmişti. Hakan çalıştığı tugayda öğrencilik günlerinde alıştığı rahatı bulamamaktan, kırsalın zorluklarından, en çok da dayanılmaz bir hal alan yalnızlığından yakınıyordu. Hayat Zehra için de hiç kolay değildi;ama o bir öğretmen arkadaşıyla birlikte kiraladığı köhne bir apartman dairesinde yarına dair tozpembe hayaller kurarak mutlu olmayı biliyordu yine de. Yarına ne kalmıştı ki şunun şurasında. Bu yaz aileleriyle biraraya gelip o kutlu sözleşmeyi ilân edebilirlerse, birlikteliklerinin meşruluğunu onaylatabilirlerse büyüklerine... Kendi ailesinin bir problem çıkaracağını sanmıyordu. Hakan da ailesini bir dediğini iki etmeyen kimseler olarak anlatmıştı hep. Yazki törenin ardından bir müddet daha ayrı şehirlerde yaşamak zorunda kalacaklarsa da önemsememeye çalışıyordu. Bir gün bir şekilde düşledikleri o sessiz sade eve ve kutlu birlikteliğe ulaşacaklarını ümit ediyordu. Eğer yürekten  sevmişse insan hangi kuvvet, hangi engel, hangi olmaz-imkânsız set çekebilirdi ki önüne. Haziranda demişti Hakan, son mektubunda. Haziran ortası geleceğiz... Son mektubu, son cümlesiymiş meğer...

Aradan nice haziranlar geçti. Yalnızca ortasında değil, başında sonunda, gecesinde gündüzünde,akşamında sabahında bekledi onu.  Ama o hiç gelmedi. Ne kuru bir selam gönderdi ne de neden gelemediğini açıklayan bir haber. Ölmüş olsaydı böyle olurdu ancak. Aylarca yazdığı mektuplara cevap bekledi durdu. Yüzlerce telefon açtı çalıştığı tugaya. Yok dediler her seferinde. Ölmüş olsa öldü demezler miydi? Yoksa dağlarda yaptıkları bir tatbikat sırasında hain bir kurşuna mı hedef olmuştu? Neden bir şey söylemiyordu kimse? Eğer öyle olsa en yakın bir arkadaşı, ya da nikâhlarında şahitlik eden Kemal’le  Suat ne yapıp edip gelmezler miydi yanına? Arkadaşlarının nikâhlısına destek olmaları  gerekmez miydi acı gününde? Kimseden ses çıkmadı. Sanki Ankara’da yaşanmış  ve bitmiş bu birlikteliğin öksüz ve yetim kalması öyle sıradandı ki, kainattaki her zerre başka ne bekliyordun dercesine sorguluyordu onu. Başka ne bekliyordun? Memleketin cadı kazanı gibi kaynadığından haberin yok mu? Alınan kararlardan, gizli darbelerden, verilen gözdağlarından, uzun ince  soruşturmalardan, yakarım, yıkarım söylemlerinden, küfür,darp ve hakaretlerden... Hiç mi gazete okumuyorsun... Haber dinle öyleyse. Ekranlardan odalara taşan giyotin çehreli adamların tehditlerini işit... İşinize gelirselerini dinle, ya sev ya terket nutuklarıyla yıkansın kulakların.  İstediğin kadar onun onlardan olmadığına inan sonra. İstediğin kadar benim Hakan’ım farklıdır de. Birlikte dinlediğiniz özgürlük ezgilerini mırıldan. Ölümüne verdiğiniz sözlere sığın. Düğümün çözüleceği haziranları bekle, özle, ağla ve haykır.

Hep böyledir işte. Hayattaki bütün acı gerçekleri önce inkar ederek savuşturmak ister insan. Ya değilse, öyle değilse diye avutmaya çalışır korkularını. İnkârı aylarca, hatta yıllarca sürdü, halen de sürüyor. Kaç kez unutmayı denedi oysa. Sevgisini yadsımayı, hatıralarını tortop edip zaman  dehlizinde boğmayı istedi tüm kalbiyle. Başaramadı. Avunamadı. Zaman aşımına uğramadı hiçbir yürek kıpırtısı. Azıcık körelmesi gerekmez miydi hislerinin? Seviyorum sanmışım diyebilmesi ya da. Üçüncü kara haziranın ardından kulağına gelen o haber bile duygularını köreltemediyse!... Eski bir dostunun benden duymuş olma ama... diye başlayarak hayatta duymak isteyeceği en son haberi getirmesi üçüncü ayrılık haziranına rastgelmişti. Ölmüş olsa böylesine üzülür müydü? Tugay komutanının kızı mıymış yılları sessizliğe boğan imge? Ordu evinde tertiplenen bir asker eğlentisinde mi tanışmışlar? Kız eczacılıkta öğrenci miymiş henüz? Okuyor olması evlenmelerine engel sayılmıyor muymuş? Resmi nikâhları eylülde mi kıyılmış? Haziran ortasındaki düğünlerinde havai fişekler mi süslemiş Doğubeyazıt  göğünü?...

Ölmüş olsaydı, bir kör kurşuna kurban gitseydi yüreğindekini öldüremese bile umudunu keserdi hiç olmazsa. Her Ankara lafzında canlanmaya hazır hatıralar girdabıyla savaşıp durmazdı. Gördüğü her üniformalıda ondan bir esinti bulmazdı. Yitik haziranlara gömülen yitik sevdasını yazgının kutsallığına terkedebilirdi belki. Sevgisini masum meşruluk  yumağıyla ölünceye dek yüreğinde yaşatabilirdi. O zaman ne sitem karışırdı  duyumsadıklarına, ne de bugünkü gibi aldatılmış, her zerresiyle sömürülmüş hissederdi benliğini. Ama ölmemişti işte! Ölgün bir tablonun içinde bütün canlılığı ve küstahlığıyla varolmayı hüner belleyen nicelerinin safına katılmıştı. Harbiye günlerinde kınadığı, adam hesabına almadığı, aman benden uzak dursunlar da... dediği tektiplerin safına karışmıştı.

Günlerce gecelerce  ‘sebeb’ine takılıp kalmıştı. Sebep  çoktu ama yoktu da aslında. Sebep bulmak isterse hiç yoktan da bulabilirdi insan. Besni’de ancak bir yıl öğretmenlik yapabilmiş, malum süreçten sonra çalıştığı okula müfettiş akını başlayınca kınama, uzaklaştırma cezaları  derken üç- beş ay içinde görevine son verilmişti. Bunu ona yazdığında, teselli cümleleriyle dolu bir mektup almıştı ilkin. Hakan yazdığı satırlarda üzülmemesini, böylesinin birliktelikleri açısından belki  daha hayırlı olduğunu vurgulamışsa da o; satırlar arasında gizli bir iç sıkıntısı, paylaşılamayan bir karamsarlık sezinlemişti sanki. Fakat o günlerde her şeyden, her sözden alınır olduğundan önyargılı davranmak istememişti. Doğru algılamışmış meğer. Sonun başlangıcı o mektupmuş; sonrakiler ise virgülü,  noktası. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını, düşlediği özgürlüğü yaşadıkça bulamayacağını, nefes bile alamaz hale geldiğini anlatırken iflasını haykırdığını neden anlamak istememişti? Neden inadına geçici buhranlara yormak istemişti ki onun kahırlı serzenişlerini? Neden yine de haziranda ille de haziranda diye biten yazıtların son cümlesine kilitlenip kalmıştı? İnsan içinde tüketmişse baharı hangi haziran geri getirebilirdi ki nisanı? Hangi yine de... hangi bekle... hangi düşe bulanmış umut... Umut yalın haliyle olmalı değil miydi? Bedelsiz özgürlükleri bit pazarına, bedellileri karaborsaya düşüren hangi sebeplerdi?

Yine de sevdiğine kötüyü yakıştıramıyor insan. Bir zaman özünü tanıdığını sandığına toz konduramıyor. Kim bilir neler yaşadı da... demekten alıkoyamıyor kendini.  Zincirlerini kırmış hiç kimsenin bile bile kendini yeniden prangalayamayacağına inanmak istiyor. Az mı haber çıktı medyada. Memleketteki gizli takiplerin, MOSSAD’I,CIA’yı aratmayacak bir hünerle yol aldığını, insanların kırk satır mı kırk katır mı tercihlerine zorlandığını az mı okumuştu? Onun yanında olsaydı, öğrencilik  günlerindeki gibi birlikte adım atabilselerdi,     her şey hayal ettikleri gibi olabilir miydi bugün? Kaç kez görev yaptığı yere gitmek istemiş, bunu ona imalı da olsa bildirmişti. Ama her seferinde tedbir bahanesiyle reddedilmişti teklifi. Halbuki gel dese, desteğe ihtiyacı olduğunu söylese gitmez miydi? Hiçbir zaman evliliğinde maddiyatı önceleyen  bir kız modeli çizmemişti. Hatta bir lokma bir hırka felsefesini güncelleştirmişti her fırsatta. Ama memleketin işsizlik ortamında ‘Allah bir kapıyı açmadan bir kapıyı kapamaz’ umudu fazla bir şey ifade etmiyordu pek çoğu için. Zoru göğüsleyememe  endişesiyle nice kararlara, nice imzalar atılabiliyordu; nice köprülerin altından nice sular akıtılabiliyordu. "Mesleğimden ayrılırsam belediye otobüslerine şoför bile yapmazlar beni" demişti bir keresinde. İnadına umutsuzluk...İki dil biliyordu, teknik konularda oldukça yetenekliydi, ticarete yatkın sayılırdı halbuki... Bunları onun mu hatırlatması gerekiyordu.

Gökyüzüne havai fişekler fırlatılırken ışık yağmuru altında neler düşündü? Uzaklarda yolunu bekleyen, kör haziranlarda baharı düşleyen sözde nikâhlısını mı? Yoksa  uzun saçları ve ince endamıyla görende hayranlık uyandıran, koluna takıp istediği eğlenceye, istediği toplantıya göğsünü gere gere götürebileceği yeni hülyasını mı? Kağıt üzerinde olmayan antlaşmalar derdest çöpe atılabilir, realite uğruna tabular ayyuka çıkarılabilirdi belki; ya Allah’a verilen sözler! Onların hiç mi anlamı yoktu? Şimdi ne yapar? Nerededir? Yüzbaşı mı olmuştur, binbaşı  mı? Apoletleri gözalıcı, potinleri cilalı mıdır istediği gibi?  Çocuklarına ne anlatıyordur yarına, umuda, inanca, aşka dair? Kronik bir hafıza kaybıyla mı geçiştiriyordur eşinin, özgeçmişine ait meraklı sorularını? Haziran ortalarında içi burkulsa hiç değilse. Solgun gecelere uyansa. Yüreğinin mecalsiz çırpınışlarını dinlese azıcık. Balkona çıkıp yıldızları seyretse; özgürlüğü özlediğini duyumsasa... Ve ağlasa... gözlerindeki yaş tükenene kadar tükenişine ağlasa... Askerlerin de ruhu vardır dediği günlerin buğusuyla titrese. Af dilemeyi, özre sığınmayı bilir  mi? İhanetini  itiraf etmeyi ya da...

Affeder miydi?

Kendim için değil, onun için dediği, halen tüm kalbiyle onun kurtuluşuna dua ettiği için kendine kızıyor. Özüne ve özgürlüğüne ihanet eden bir vefasıza ah ederek tükettiği, yüreğini  berkitilmiş bir inançla tazelemek yerine acıyarak, acınarak harcadığı yıllarına yanıyor şimdi. Yiten zamanın, kaybolan umutların   telafisi olsa,kayıpları  en aza indirgemenin bir formülü;  sekizinci haziranı dimdik vakarla karşılayabilmenin bir yolu, yordamı...  Dilerse neleri başaramaz ki! Geçmişin eli eteği kol kanat germiyor da  acıyı çoğaltıyorsa üzerine sünger çekebilmeli insan! Denize ulaşmak için devinip duran ırmaklara, asırlardır yeryüzüne ışık saçan yıldızlara, bütün nahifliklerine rağmen özgürlüğün simgesi olabilen güvercinlere baksa bir... Ya da içindeki çaresizliği öldürse ve geç değil hiçbir şey için diyen yürek serinliğine kulak verse. Hiç istemediği kadar istese bugünü, hiç meydan okumadığı kadar dirense maziye ve  duyumsamadığı kadar yakınlaşsa yarına. O gücü bulabilir, o adımı atabilir, o çok önemli saydığı parçasını da öldürebilir; bahçesinde fesleğenler, karanfiller, ortancalar yetiştirmeyi düşlediği o sessiz sakin evi özlemeden nefes alabilir istese... İstemeyi de öğrenebilir, başarmayı da. Yaşama sakınımsız  tutunabilir, umuda pazarlıksız sokulabilir; yüreğinin tüm dokularına yayabilirse istenci...

Garip bir haleti ruhiyeyle yatağından kalkıyor. Uzaklarda solan gülün, sönen yıldızın hüznünü kuşanmadan kahvaltı sofrasına yürüyor... Mert’in tatlı sesiyle gülümsüyor sonra... Günaydın teyzeciğim!...

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin