Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 283 Temmuz 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  
Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

 

Hasta Hükümet - Dış Dinamikler ve Yeni Siyasi Arayışlar

 

Türkiye, şeffaflıktan uzak, devletin "mutlak" güç sahibi olduğu, ülke kaynaklarının çok büyük bir kısmının devlet eliyle toplanıp oligarşik bir yapılanma  tarafından dağıtıldığı, yolsuzlukların ayyuka çıktığı, ulusal güvenlik gerekçesiyle hukuk dışı faaliyetlere devlet görevlilerinin de katıldığı ve bunların sorgulanamadığı, tabuların ve dokunulmazların arkasına sığınılarak ve hayali düşmanlar yaratılarak veya varolan düşmanlar abartılarak bu kötü fotoğrafın gizlenilmeye çalışıldığı bir ülke görünümünde olageldi. Üstelik bu durumdan kurtulabilmesi için gerekli iç dinamiklerin varlığından da söz etmek mümkün değildir. Bu durum, Türkiye’yi stratejik olarak önemli gören ülkeleri de pek rahatsız etmiyordu. Dolayısıyla sistemden nemalananların sistemi değiştirmek istemeyeceği gerçeği de göz önüne alındığında devrimci/inkılapçı bir sürecin dışında statükonun değiştirilmesi kolay değildir. Ancak, soğuk savaş döneminin sona ermesi ve yeni dünya düzeninde Türkiye’nin yeri ve konumu yeniden masaya gelmesiyle her şey değişti. Ama bu değişim, inkılabi bir değişim olmaktan öte sistemin yeni dünya düzenine ve bu düzen içerisinde Türkiye’nin misyonuna uygun bir değişimdi... Aslında bu değişim batının başka bir planının parçası olmaktan öte bir anlam da ifade etmemekteydi. Ne var ki bu değişim dalgası çoğu kesimi heyecanlandırdı. Adeta söz konusu düzenden kurtulunup hayallerine, beklentilerine kavuşacakları bir düzeni müjdeliyordu bu süreç. Ve bu süreçte, sihirli kelime "değişim"di! Nitekim küçük bir istisna dışında hemen hemen her kesim global sistemin temel kavramları olan demokrasi, insan hakları ve piyasa ekonomisi bağlamında özgürlük, refah ve güç arayışına çıktılar. Bu ve benzeri kavramları sorgulama gereği duymadan, hayatın anlamı ve amacı konularında ciddi bir sorgulanma ihtiyacı duymadan hatta geçmişteki doğru ya da yanlış ideolojik duruşlarına gülümseyerek bindiler bir alamete...

Türkiye’de bu değişim önce Turgut Özal ile ciddi boyutlara ulaştı. Hayatın pratiklerinin düşüncelere yön verdiği bir dönem yaşandı. Sonra bir fetret dönemi diye adlandırabileceğimiz durgunluk ve karmaşa ortamına şahit olduk. Ancak çok geçmeden dış dinamiklerin de büyük katkısıyla ta baştan bu yana hedef kabul edilen Avrupa Birliği (AB)ne giriş süreci değişim dalgasını yeniden büyütmeye başladı... Büyük krizlerin hemen akabinde ciddi değişimler ve yeniden yapılanma operasyonları yaşandı. Ekonomik sistemde önemli değişiklikler yapıldı. Siyasal ve hukuksal alanlardaki değişiklikler beklenirken yine bir belirsizlik ortamına girildi. Ve tartışmalar AB düzleminde sistemin yeniden yapılanmasının niteliği ve yeni sistemin bazı odaklara biçtiği konum noktalarında düğümlendi. Nitekim koalisyon partileri arasında önceden beri var olan görüş ayrılıkları, hükümetin uyumlu çalışmasında çok önemli bir işleve sahip olduğu bir kez daha anlaşılan başbakan Bülent Ecevit’in sağlık sorunlarıyla birlikte daha da derinleşme görüntüsü vermeye başladı. Tüm dengeler bozulmaya, göstergeler yeniden ekonomik kriz ve siyasi belirsizlik dönemleri benzeri bir duruma geldi. Bu gelişmelerin hemen akabinde de koalisyonun dağılacağı ve erken seçime gidileceği yolunda spekülasyonlar gündemin merkezine yerleşti. Oysa durum tam olarak medyaya yansıdığı gibi değildi.

Evet, son gelişmelerin merkezinde Bülent Ecevit’in sağlık sorunları yer almaktadır. Dolayısıyla hastalığın tam olarak ne olduğu, boyutları, en önemlisi de başbakanın tekrar görevinin başına dönüp dönemeyeceği konularındaki belirsizlik, siyasi belirsizliği beraberinde gündeme getirmektedir. Siyasi belirsizliğin de henüz yeniden yapılanma sürecini tamamlamamış, borç ve faiz sarmalından kurtulamamış ekonomiye yansıması, bunun da siyasi belirsizlik konusunda spekülatif gelişmeleri körüklemesi kaçınılmaz olmaktadır. Bunun yanısıra hükümetin büyük ortaklarından MHP ve lideri Devlet Bahçeli’nin AB’ne giriş sürecinde mutlaka gerçekleştirilmesi istenen siyasi reformlar konusunda uzlaşmaz bir tavıra girmesi de hem derinliksiz olan borsada, döviz kurlarında ve faiz oranlarında olumsuz sonuçlar ortaya çıkarmış, hem de hükümetin geleceğiyle ilgili kaygıları körükleyerek erken seçim havası oluşumuna büyük katkı sağlamıştır. Ve birbirini tetikleyen olaylar fasit bir döngü ortaya çıkarmış bulunmaktadır. Bu durumda iç odakların AB düzleminde iki değişik kampa bölündüğü ve iktidar mücadelesi de söz konusu tıkanıklığın aşılmasını zorlaştırdığı göz önüne alınırsa, sorunun çözümünde belirleyici gücün yine dış dinamikler olacağını söylemek zor olmasa gerektir. Ancak burada gerek iç odakların ve gerekse de dış odakların net bir şekilde göremedikleri siyasi gelişmeler ciddi bir açmaz oluşturmaktadır. Öyle ki kısa vadede hayatiyetlerini sürdürme mücadelesi veren, ancak orta ve uzun vadede siyasi arenada bulunamayacak partilerin gidişata vaziyet ettikleri bir gerçektir.

Bülent Ecevit’in hastalığı merkezinde gelişen ve AB’ne giriş sürecinde koalisyon partileri arasındaki tartışmalarla ciddi boyutlara taşınan siyasi belirsizlikten yararlanmak isteyen muhalefet, hükümeti bozmak ve Türkiye’yi erken seçime götürmek istemektedir. Ne var ki henüz ekonomik alanda dahi yeniden yapılanmasını tamamlayamamış, siyasi ve idari yeniden yapılanma konusunda ciddi adımlar atamamış bir Türkiye’de seçimin bazı odakların istedikleri sonucu doğurmayacağı görülmektedir. Bu bağlamda seçimin yarar getirmeyeceğini savunan iç odaklar kamuoyunca bilinmektedir. Dış odaklardan ABD’nin de yeni hükümet ve erken seçim konusunda tüm olasılıkları dikkate alan değerlendirmeler yaptığı ve bu çerçevede bazı temel süreçleri gözardı etmeyen çözüm önerilerini dikkatle izlediği dış ve iç basında yer almaktadır. ABD’nin gözardı edilmemesi gerektiğine inandığı bu temel süreçlerden birincisi ve en önemlisi, çok ciddi, köklü ve geniş boyutlu olan ekonomik kriz ve bu krizin ortaya çıkardığı konjonktürden yararlanılarak ve dış dinamiklerin kontrolünde sürdürülen ekonomik reformlardır, yeniden yapılanmadır. Yani yeni dünyada Türkiye’de yüklenilen misyonun gereğinin yapılabilmesi için IMF ve Dünya Bankası destekli ekonomik programın sonuçlandırılması gerekmektedir. Ekonomik program ve yeniden yapılanma beraberinde siyasi reformların gerçekleştirilmesini de zorlayacağı  öngörülmektedir.

İkinci temel süreç, yine ABD destekli AB’ne giriş sürecidir. Konuyla ilgi olarak bazı çevrelerin konjonktürel bazı tartışmaları gündeme getirerek ABD’nin AB’ne karşı olduğunu ileri sürmesi gerçekçi gözükmemektedir. Zira ABD ile AB arasında çıkar kavgasının söz konusu olması, AB’nin süper bir güç olma yolunda hızla yol alması ABD’nin Türkiye’nin AB’ne giriş sürecine karşı olduğu anlamına gelmemektedir. Tam tersine AB içerisinde müttefik ülkelerin yer alması ABD’nin de  çıkarınadır. Aynı zamanda Türkiye’nin yeni misyonu, daha açıkçası Türk tipi demokrasi örnekliğiyle bölgede model ülke olabileceği konusunda ABD ve AB aynı kanaate sahip gözükmektedir. Nitekim CIA eski başkanlarından James Woolsey de Türkiye’nin AB’ne neden girmesi gerektiği konusundaki açıklamalarıyla benzer şeyleri ifade etmektedir. Woolsey, "AB, Türkiye’yi üyeliğin dışında bırakmak için deli olmalı" derken, ticaret ve ekonomik modernizasyon bakımından da AB’nin Türkiye’yi dışarıda bırakmayacağına da dikkat çekmek istemektedir. Aynı şahıs devamla "Ortadoğu’da Türk tipi demokrasiler kurma yönünde hiçbir şey yapmamamız, tarihte bizim payımıza büyük hatadır." cümlesiyle Türkiye’nin yeni stratejik konumuna dikkat çekmektedir.

Üçüncü temel süreç ise ABD’nin kendisinin subjektif kriterlere göre tanımladığı terörle mücadele adı altında, müttefikleriyle birlikte, terörist yöntemler kullanarak her türlü keyfiliği sergilediği sözde "terörle mücadele" sürecidir. ABD, bu konuda da Türkiye’nin tam desteğine muhtaç gözükmektedir.

SEÇİM BAĞLAMINDA YENİ SİYASİ ARAYIŞLAR

ABD’nin devamı konusunda hassasiyet gösterdiği üç temel süreçten ekonomik programın aksamadan sürmesi ve buna bağlı ekonomik yeniden yapılanmalar siyasi belirsizlikler nedeniyle yara alıyor ve inkıtaya uğruyorken AB’ne giriş süreci çerçevesinde MHP’nin tabanına yönelik mesajları ve tamamlaması gereken bazı siyasi düzenlemeler konusundaki sert tavrı da, erken seçim tartışmalarını daha ön plana çıkarmış gözükmektedir. Ancak erken seçim konusunda şu anda iki temel yaklaşım karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan birincisi, söz konusu üç temel süreç tamamlanmadan, en azından bu konularda ciddi bazı adımlar atılmadan Türkiye’de yapılacak bir seçimde ABD ve AB’nin Türkiye’ye yüklediği misyona uygun bir sonuç alınamayacağı gerekçesine dayanarak henüz erken seçim için siyasi şartların olgunlaşmadığı iddiasıdır. Her ne kadar Türkiye’ye yüklenilen misyona çok uygun gibi gözükse de Recep Tayyip Erdoğan ile temel süreçlerin devamının sağlanması ve sistem içerisinde gerginliklere neden olmadan yeniden yapılanmanın tüm alanlara yayılması mümkün gözükmemektedir. Dolayısıyla kritik bir dönemeçte bulunan Türkiye’de bu tür hassasiyetler dikkate alınmadığı zaman sistemdeki merkezi konumunu kaybetmek istemeyen odaklar muhtemelen AK Parti’nin seçim zaferini "ulus adına", "egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur" ilkelerine rağmen "ulusal güvenlik" gerekçesiyle tehlikeli addedebileceklerdir.

İkinci yaklaşım ise başbakanın hastalığı ile birlikte giderek daha çok taraftar bulmaktadır. Bunlar şartların değiştiği iddiasındadırlar. Türk siyasal sisteminin "başbakan merkezli" şekillendiği gerçeğini göz önüne alan bu çevreler, icranın başı olan başbakanın reformların yapılması konusunda öncülük etmesi, toplumsal mutabakata katkıda bulunması gerekirken bugün görevlerini yerine getiremediği ve acz içinde olduğunu ifade etmektedirler. Bunlar tüm olumsuz şartlara rağmen erken seçimin mevcut durumdan daha kötü bir manzara ortaya çıkarmayacağını da ummaktadırlar. Ancak her iki yaklaşım sahipleri de Türk siyasal sisteminde bazı temel reformların seçimden önce gerçekleştirilmesi konusunda ortak kanaate sahip bulunmaktadırlar. Aynı zamanda bazı yeni siyasi oluşumların topluma sunulabilmesi için belirli bir zamana ihtiyaç duyulduğu da gözden ırak tutulmamalıdır...

Öyleyse, mevcut konjonktürde siyasi gelişmelerle ilgili öngörüleri iki ayrı zaman diliminde ele alma zorunluluğu bulunmaktadır. Birincisi ekonomik ve siyasi alanlardaki yeniden yapılanmanın tamamlanamadığı dönem, ikincisi ise bu tür beklentilerin gerçekleştiği, en azından çerçevesinin ortaya çıkmaya başladığı zaman dilimidir. Kısa vadede ABD başta olmak üzere birçok odağın Kemal Derviş’i hükümette görmek istediği bilinmektedir. Kemal Derviş’in belirli bir süre daha ekonominin direksiyonunda/dümeninde yer alması bazı iç ve dış odakların arzuladığı bir durumdur. Bu nedenle Kemal Derviş’in siyasete tek başına girmesi söz konusu çevreler için istenilen bir gelişme olarak görülmemektedir. Onun için Kemal Derviş’i de içine alan yeni oluşum senaryolarında Derviş ile birlikte siyasette taban bulabilecek ikinci isimleri sağda ve solda telaffuz etmektedirler. Bunlardan Kemal Derviş’i de içine alan birinci senaryo, İsmail Cem İpekçi ile Kemal Derviş’in birlikte DSP’yi yeniden ayağa kaldırmasını öngörmektedir. Başbakanın sağlığındaki belirsizlik ortadan kalkarsa böyle bir oluşum için yeterli zaman da var gözükmektedir. Ancak böyle bir seçeneğin ekonomik reformları sekteye uğratması riski de bulunmaktadır.

İkinci öngörü ise dibe vurduğu her fırsatta ifade edilen ANAP’ın eline geçirdiği gözlemlenen AB bayraktarlığının yanısıra Kemal Derviş’i de partiye davet etmesiyle ortaya çıkması umulan bir siyasi çekim merkezi senaryosudur. Bu senaryoda önemli bir aktör olarak son günlerde sisteme ve partisine yönelik radikal eleştirileriyle bir çok çevreyi rahatsız eden ancak toplumun geniş bir kesiminin sempati ile bakıp çeşitli misyonlar yüklediği Erkan Mumcu da önemli bir yer tutmaktadır. ANAP’ın kritik bir dönemden geçtiği dikkate alındığında belirli odakların yeşil ışık yakması ve ANAP yönetiminin tüm risklerine rağmen merkez sağda çekim merkezi oluşturma adına kemal Derviş ve Erkan Mumcu isimlerini vitrine yerleştirme başarısı ve cesareti göstermesiyle bu siyasi senaryonun başarı şansının düşük olmadığı da teorik olarak söylenebilir.

Merkez sağın bir başka temsilcisi olma iddiasında olan mevcut siyasi partilerden DYP ise yaşanan derin ekonomik kriz ve buna bağlı olarak gerçekleştirilen yeniden yapılanmanın mağdurları köylüyü, çiftçiyi, esnafı ve küçük işletmeciyi istismar ederek yakaladığı çıkışını sürdürmesi mümkün gözükmemektedir. Aynı zamanda hızla modernleşen Türkiye’de bir köylü partisi kimliğiyle DYP’nin Türkiye’nin geleceğiyle ilgili projeksiyonda yerinin olması da söz konusu değildir. Bu tesbitimizin doğal bir sonucu olarak DTP’nin yeniden yapılandırılması ve merkez sağın alternatif bir adresi konumuna çekilmeye çalışılması büyük önem arzetmektedir.

"Makul çoğunluk siyasetin atardamarı olmalıdır" söylemiyle siyaset sahnesinde yerini alan M. Ali Bayar liderliğindeki DTP, DP-AP-DYP çizgisinin bir versiyonu olarak merkez sağ çizgide yeniden konumlanmak çabasındadır. Kemal Derviş misali bazı güç odaklarınca çerçevesi çizilen bir zeminde siyasete soyunan M. Ali Bayar, kısa vadede kendisi ve partisi için avantaj gözüken bu pozisyonundan bir an önce kurtulamazsa ileride bu durum bir handikapa dönüşebilir. Üstelik DTP lideri M. Ali Bayar, orta ve uzun vadede merkez sağın en güçlü çizgisi olmaya aday Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AK Parti ve/veya benzer çizgideki siyasi oluşumlarla da rekabet içinde olacağını unutmamalıdır. Birtakım güç odaklarının bu "yeni" lider adayından merkezdeki güçleri tedirgin etmeden, daha çok DYP tabanından olmak üzere ANAP ve DSP’den de koparacağı kitleyle yeni bir cazibe merkezi olmasını bekledikleri de bilinen bir gerçektir. Hiç şüphesiz DTP’nin ilk hedefi AK Parti’nin sağ kulvardaki rakipsizliğine son vermek ve oy oranını makul bir düzeye çekmektir. Ancak bu tesbit DTP’nin Ak Parti tabanına da hitap edebileceği anlamını içermez. Olsa olsa DYP başta olmak üzere ANAP, MHP ve DSP gibi partilerden beklediğini bulamayan ve Tayyip Erdoğan tarafından oluşturulan şüphelere kulak veren toplum kesimlerini partisinde toplayarak birinci görevini yerine getirmiş olacaktır Bayar. Bunun yanısıra kısa dönem için gerekli olan ve toplumda bir gerginlik yaratmadan reformları gerçekleştirebilecek iktidar adayı bir parti oluşturabilirse amacına ulaşmış olacaktır...

Burada şu hususun altını çizmek gerekir ki, her ne kadar AK Parti ve DTP aynı kulvarda gözükseler de, söylemlerindeki benzerlikler çok olsa da bu iki partinin sistem içerisindeki misyonları birbirinden çok farklıdır. DTP, "makul çoğunluk" kavramını "cumhuriyetin değerlerine bağlı, çağdaşlığı özümsemiş, kendi kültürünün getirdiği değerlere sadık, onları laiklikle bağdaştırmış Atatürk’ün ileriye gitme, muasır medeniyeti yakalama hedefini çok iyi anlamış büyük çoğunluk..." olarak tanımlarken bu söylemin AK Parti’nin söylemiyle bir çok boyutuyla kesiştiğinin farkında olmasa da, sistemdeki yükselen değerlerin bilincinde olduğu kesinlikle söylenebilir. Çünkü "model ülke Türkiye" projesi gereği, bundan sonra öncelikle merkez sağda siyasete talip olanların laikliğin ve demokrasinin İslam ile bağdaşabilirliği temelinde siyaset yapmaları artık kaçınılmaz bir hale gelmiş bulunmaktadır. Temel çizgilerindeki büyük benzerliklerine karşı AK Parti ve DTP’nin toplumdaki algılanışındaki büyük farklılığın doğru yorumlanması gereği vardır. Bu iki partinin söylemlerinin duygusal ve reaksiyoner nedenlerle farklı algılanışı ötesinde DTP’nin kadro yapısı da AK Parti tabanına hitap edecek nitelikte olmadığı net bir şekilde ortadadır. Öyle ki, M. Ali Bayar’ın kadrosunda yer alan Aydın Giz, Cem Duna, Süheyl Batum gibi isimlerin ön plana çıkartılması bunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu isimlerden hiç birisi AK Parti tabanına hitap edecek nitelikte olmadığı ve tanınmadığı gibi, tanıtıldıklarında da sempati toplayabilecek isimler olarak gözükmemektedirler. Mevcut konjonktürde AK Parti’nin asıl misyonuna uygun bir konumda olamayacağı gerçeğinin DTP ve benzeri partilere hareket alanı bıraktığı geçeğini de unutmamamız gerekmektedir.

"Ak Parti, mevcut merkezin birinci partisi olmak ve hükümet etmeyi amaçlamak yerine, elde ettiği ve edeceği gücü, siyasal alanı sağlamlaştırma ve artık tükenmiş olan merkezin kurulmasında ve yeni dinamiklerin tanımlanmasında aktif bir özne görevini/işlevini yerine getirmelidir." Yani dış dinamiklerin Türkiye’de gerçekleştirmek istedikleri reformların önünü açmak ve kendisinin de merkezde bulunacağı bir düzenin inşasında önemli bir misyon yüklenmek durumundadır. Kısa dönemde asıl misyonu bu olan AK Parti her ne kadar siyasal alanda rakibinin bulunmamasının avantajından yararlanarak bugünkü birinci parti konumuna gelmişse de konjonktürel nedenlerle ilk seçimde iktidar görevinden çok muhalefet sorumluluğunu yükleneceğe benzemektedir. Siyasal ve hukuki alanlarda yeniden yapılanma söz konusu olmadan mevcut şartlarda statükonun, bir başka sonucu kabul etmesi zor görünmektedir. AB’ne giriş süreci ve diğer dış dinamiklerin zorlamasıyla hem sistemin yeniden yapılanmasına, AK Parti katkıda bulunacak, hem de geleceğin laik-demokratik-"müslüman" Türkiyesi’nde önemli görevler ifa edecektir...

Bu arada FP’den neş’et eden bir başka parti olan Saadet Partisi (SP)nin sistem içerisindeki fonksiyonu ise hiç şüphesiz çok farklı olacaktır. Bu parti bir yandan Necmettin Erbakan merkezli siyaset yapan çevrelerin adresi olurken, diğer yandan da AK Parti’nin söylemini kendine çok yakın bulmayan muhafazakar kesimlerini kontrol altında tutma işlevini yerine getirecektir. Yani bir marjinal parti konumunda siyasetteki yerini bir süre daha koruyacağa benzemektedir.

Hüsnü Doğan liderliğinde kurulan Asya ve Avrupa (Avrasya) Partisi (AAP) siyasette kendine önemli bir yer bulması çok zor görünen bir yeni oluşumdur. Bu partinin hem yapısı hem de söylemi iç ve dış desteği sağlayabilecek nitelikte gözükmemektedir. Hüsnü Doğan ve benzeri şahsiyetlerin başlangıçta AK Parti ile ciddi dirsek teması içinde bulunduğu, ancak bazı konularda fikir ayrılığı içerisinde oldukları da bilindiğine göre, AAP’nin de, seçim sath-ı mailine girildiğinde ne olduğu çok net biçimde ortaya çıkacaktır.

Benzer bir parti olarak Melih Gökçek ile birlikte bir atılım içerisinde gözüken Demokrat Parti (DP) de Gökçek’in siyasi kıvraklığı yanında belediye imkanlarıyla sesini duyurabilmektedir. Ancak DP’nin de gerek yapısı ve gerekse söylemi itibariyle merkez sağdaki boşluğu doldurmaya aday bir parti görünümünde olmadığı söylenebilir. Zaten liderinin bugüne kadar çizdiği siyasi rota da dikkate alındığında seçim öncesi ciddi bir pazarlık partisi olacağı şimdiden söylenebilir.

Daha önceki yorumlarımızda da mercek altına almaya çalıştığımız Sadettin Tantan ise zinde güçlerle birçok şey pahasına kurduğu ilişkiye rağmen, beklediğini bulamayan, toplumda heyecan uyandırmayan bir grup gönüllünün omuzunda yükseltilmeye çalışılan Yurttaşlık Hareketi ile hızla partileşmektedir. Bir grup ilahiyatçı / öğretim üyesi, eski parti başkanı ve milletvekili, iş adamı ve bürokrattan oluşan, Tantan dışında silik bir görüntü veren kadrosuyla Yurttaşlık Hareketi, seçim döneminde bazılarına ikbal yolları açacak gücün ötesine geçemeyeceğe benzemektedir.

Solda ise, belirli bir silkiniş gösteren CHP’nin, rakip yeni sol oluşumların netleşmesiyle nasıl bir grafik çizeceği meçhul gözükmektedir. Daha doğrusu soldaki gelişmelerin kilit partisi DSP’dir ve DSP genel başkanı Ecevit’in siyasi geleceğiyle ilgili alacağı kararlardır. Ondan sonra DSP’nin nereye koştuğu, soldaki partilerin de konumlarını belirleyeceğe benzemektedir. Bu arada bazı jakoben çevrelerin parti kurma çabalarının başarıya ulaşması ve bunların toplumdaki gücünün ortaya çıkması Türkiye’de ciddi yansımaları olacak bir sonuç ortaya çıkaracaktır.

AB SÜRECİNDE KRİTİK DÖNEMEÇ

Böyle karmaşık bir siyasi vasatta 2002 yılı sonu itibariyle AB’nin Türkiye’yle üyelik müzakerelerine başlayıp başlamayacağı kararını alacak olması da işleri, içinden çıkılmaz bir hale sokmuş bulunmaktadır. Son günlerdeki kriz görüntüsünün asıl nedeni başbakanın sağlık durumu olarak gözükse de hükümet içerisindeki AB ile ilgili konulardaki derin görüş ayrılıklarına erken seçim kaygısı da eklenince durum iyice vahim bir hal almış bulunmaktadır. Artık AB konusundaki tartışmalar AB çerçevesini aşarak sistem tartışmalarının aracı haline dönüştürülmüştür. Sistem tartışmaları ve yeni yapılanma çabalarının yansımaları iktidar mücadelesini giderek sertleştirdiği ve yeni bir düzleme kaydırdığı söylenebilir.

İktibas Dergisi olarak sistem içindeki bu ve benzeri iktidar mücadelelerinin hiçbir zaman tarafı olmadığımız okuyucularımızca bilinmektedir. Dergimizdeki yorumlarımızda, "sistem içi", "sistem dışı" ayrımıyla ortaya koymaya çalıştığımız temel farklılıklarımız da zaten başka türlü davranmamıza engel olmaktadır. İktibas Dergisi olarak, bir taraftan sekülerleşme, İslami eksenden hızla uzaklaşma temayüllerine ciddi eleştiriler yaparken, diğer taraftan da AB’ne karşı tavırlarını netleştirmeyerek statükoyu ve bu statükoda sahip oldukları güç ve çıkarlarını koruma peşine düşenleri sizlere tanıtmaya çalıştık... Yani AB konusunda İktibas Dergisi taraf değildir. Sadece bu ülkede yaşayan ve bizleri de etkileyecek temel bir konuda gelişmeleri gözlemliyor ve doğru olarak yorumlamaya çalışıyoruz. Dolayısıyla bu net perspektiften son gelişmelere baktığımızda yine karşımıza Türkiye’deki güç ve çıkar mücadelesinin AB düzlemindeki yansımaları çıkacağı muhakkaktır.

AB konusunda koalisyon ortaklarından MHP’nin gizli çekinceleri bilinirken, bazı zorunluluklar bu partinin düşüncelerini net bir şekilde ifadesine engel olmaktaydı. Birbirine mecbur üç partinin koalisyonu, başbakan Bülent Ecevit’in dengeleyici, uzlaştırıcı yapısıyla bugüne kadar devam etti. Ve çok ciddi sorunlar yaşadı bu koalisyon, ama bugün gelinen noktadaki gibi bir açmazla karşı karşıya gelmedi. Zira, bugün bu üç partinin görüş ayrılıkları ötesinde koalisyonun geleceği için vaz geçilmez gözüken başbakan Bülent Ecevit’in ciddi sağlık problemleri bulunmakta ve bu durum erken seçimi öne alıcı bir sonuç ortaya çıkaracağa benzemektedir. Hükümet bu olumsuz şartlarla nasıl baş edebileceğini düşünürken AB’ne giriş sürecinde kritik bir dönemeçten geçiliyor olması sorunu çok daha ciddi boyutlara taşımış durumdadır. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı devreye girmiş ve Çankaya köşkünde gündemi AB olan liderler zirvesi iki eksikle de olsa gerçekleştirilmiştir.

Bu zirve, AB konusunda belirli temel mutabakatların varlığını ortaya koysa da siyasi ve ekonomik krize dönüşme temayülündeki sorunların giderilmesine katkıda bulunmamış, tam tersine işi daha da zora sokmuştur. Ancak bu zirvenin AB bağlamında önemli bir sonucu ortaya çıkmıştır: "AB ile ilgili sorunları TBMM’nde çözelim." Bu sonuç ilk başta, koalisyon ortakları arasındaki AB ile ilgili görüş ayrılıklarının TBMM’nde çözülmesinin, hükümette sorun yaratmayacağı anlamına gelmektedir. Ama baştan beri erken seçim çağrıları yapan muhalefetin, bu durumu seçime giden yolda bir avantaj olarak değerlendirmek istemesiyle bu sonucun bir çıkışa imkan vermesi ihtimali zayıflamıştır. Bu durumda, gerek MHP’nin ayak sürçmeleri, gerek ANAP’ın AB’ni siyasi çıkışı için rampa olarak değerlendirme görüntüsü ve gerekse de DYP’nin "idam", "anadilde yayın ve eğitim", "Kıbrıs" gibi AB’ne giriş sürecinde önem arz eden konulardaki siyasi manevraları Türkiye’yi yeni bir siyasi kriz ve bunun ekonomideki olumsuz etkileriyle yüz yüze getirmiş bulunmaktadır. Buna karşı Türkiye’deki AB lobisi harekete geçerek, önemli sivil toplum örgütlerinin inisiyatif almalarını teşvik etmiştir. Bu bağlamda patronlar kulübü TÜSİAD’ın gazetelere verdiği ilanlar ve İKV’nin AB üyesi ülkelerin iş adamlarına yönelik sosyal faaliyetleri vb.. önem arz etmekte ve dikkatle izlenilmektedir... Keza AB karşıtı güçlerin toplumu etkilemeyi amaçlayan enformatik ve sosyo-psikolojik propagandaları da yoğunlaşarak devam etmektedir. Dolayısıyla böyle manipülasyon amaçlı söylemlerin gündemi işgal ettiği bir ortamda sistem içi odakların AB konusunu sağlıklı bir şekilde tartışabildiklerinden söz edilemez...

 

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin