|
Hasta Hükümet - Dış Dinamikler ve Yeni
Siyasi Arayışlar
Türkiye,
şeffaflıktan uzak, devletin "mutlak" güç sahibi olduğu,
ülke kaynaklarının çok büyük bir kısmının devlet eliyle
toplanıp oligarşik bir yapılanma tarafından
dağıtıldığı, yolsuzlukların ayyuka çıktığı, ulusal
güvenlik gerekçesiyle hukuk dışı faaliyetlere devlet
görevlilerinin de katıldığı ve bunların sorgulanamadığı,
tabuların ve dokunulmazların arkasına sığınılarak ve
hayali düşmanlar yaratılarak veya varolan düşmanlar
abartılarak bu kötü fotoğrafın gizlenilmeye çalışıldığı
bir ülke görünümünde olageldi. Üstelik bu durumdan
kurtulabilmesi için gerekli iç dinamiklerin varlığından
da söz etmek mümkün değildir. Bu durum, Türkiye’yi
stratejik olarak önemli gören ülkeleri de pek rahatsız
etmiyordu. Dolayısıyla sistemden nemalananların sistemi
değiştirmek istemeyeceği gerçeği de göz önüne
alındığında devrimci/inkılapçı bir sürecin dışında
statükonun değiştirilmesi kolay değildir. Ancak, soğuk
savaş döneminin sona ermesi ve yeni dünya düzeninde
Türkiye’nin yeri ve konumu yeniden masaya gelmesiyle her
şey değişti. Ama bu değişim, inkılabi bir değişim
olmaktan öte sistemin yeni dünya düzenine ve bu düzen
içerisinde Türkiye’nin misyonuna uygun bir değişimdi...
Aslında bu değişim batının başka bir planının parçası
olmaktan öte bir anlam da ifade etmemekteydi. Ne var ki
bu değişim dalgası çoğu kesimi heyecanlandırdı. Adeta
söz konusu düzenden kurtulunup hayallerine,
beklentilerine kavuşacakları bir düzeni müjdeliyordu bu
süreç. Ve bu süreçte, sihirli kelime "değişim"di!
Nitekim küçük bir istisna dışında hemen hemen her kesim
global sistemin temel kavramları olan demokrasi, insan
hakları ve piyasa ekonomisi bağlamında özgürlük, refah
ve güç arayışına çıktılar. Bu ve benzeri kavramları
sorgulama gereği duymadan, hayatın anlamı ve amacı
konularında ciddi bir sorgulanma ihtiyacı duymadan hatta
geçmişteki doğru ya da yanlış ideolojik duruşlarına
gülümseyerek bindiler bir alamete...
Türkiye’de bu
değişim önce Turgut Özal ile ciddi boyutlara ulaştı.
Hayatın pratiklerinin düşüncelere yön verdiği bir dönem
yaşandı. Sonra bir fetret dönemi diye
adlandırabileceğimiz durgunluk ve karmaşa ortamına şahit
olduk. Ancak çok geçmeden dış dinamiklerin de büyük
katkısıyla ta baştan bu yana hedef kabul edilen Avrupa
Birliği (AB)ne giriş süreci değişim dalgasını yeniden
büyütmeye başladı... Büyük krizlerin hemen akabinde
ciddi değişimler ve yeniden yapılanma operasyonları
yaşandı. Ekonomik sistemde önemli değişiklikler yapıldı.
Siyasal ve hukuksal alanlardaki değişiklikler
beklenirken yine bir belirsizlik ortamına girildi. Ve
tartışmalar AB düzleminde sistemin yeniden
yapılanmasının niteliği ve yeni sistemin bazı odaklara
biçtiği konum noktalarında düğümlendi. Nitekim koalisyon
partileri arasında önceden beri var olan görüş
ayrılıkları, hükümetin uyumlu çalışmasında çok önemli
bir işleve sahip olduğu bir kez daha anlaşılan başbakan
Bülent Ecevit’in sağlık sorunlarıyla birlikte daha da
derinleşme görüntüsü vermeye başladı. Tüm dengeler
bozulmaya, göstergeler yeniden ekonomik kriz ve siyasi
belirsizlik dönemleri benzeri bir duruma geldi. Bu
gelişmelerin hemen akabinde de koalisyonun dağılacağı ve
erken seçime gidileceği yolunda spekülasyonlar gündemin
merkezine yerleşti. Oysa durum tam olarak medyaya
yansıdığı gibi değildi.
Evet, son
gelişmelerin merkezinde Bülent Ecevit’in sağlık
sorunları yer almaktadır. Dolayısıyla hastalığın tam
olarak ne olduğu, boyutları, en önemlisi de başbakanın
tekrar görevinin başına dönüp dönemeyeceği konularındaki
belirsizlik, siyasi belirsizliği beraberinde gündeme
getirmektedir. Siyasi belirsizliğin de henüz yeniden
yapılanma sürecini tamamlamamış, borç ve faiz
sarmalından kurtulamamış ekonomiye yansıması, bunun da
siyasi belirsizlik konusunda spekülatif gelişmeleri
körüklemesi kaçınılmaz olmaktadır. Bunun yanısıra
hükümetin büyük ortaklarından MHP ve lideri Devlet
Bahçeli’nin AB’ne giriş sürecinde mutlaka
gerçekleştirilmesi istenen siyasi reformlar konusunda
uzlaşmaz bir tavıra girmesi de hem derinliksiz olan
borsada, döviz kurlarında ve faiz oranlarında olumsuz
sonuçlar ortaya çıkarmış, hem de hükümetin geleceğiyle
ilgili kaygıları körükleyerek erken seçim havası
oluşumuna büyük katkı sağlamıştır. Ve birbirini
tetikleyen olaylar fasit bir döngü ortaya çıkarmış
bulunmaktadır. Bu durumda iç odakların AB düzleminde iki
değişik kampa bölündüğü ve iktidar mücadelesi de söz
konusu tıkanıklığın aşılmasını zorlaştırdığı göz önüne
alınırsa, sorunun çözümünde belirleyici gücün yine dış
dinamikler olacağını söylemek zor olmasa gerektir. Ancak
burada gerek iç odakların ve gerekse de dış odakların
net bir şekilde göremedikleri siyasi gelişmeler ciddi
bir açmaz oluşturmaktadır. Öyle ki kısa vadede
hayatiyetlerini sürdürme mücadelesi veren, ancak orta ve
uzun vadede siyasi arenada bulunamayacak partilerin
gidişata vaziyet ettikleri bir gerçektir.
Bülent
Ecevit’in hastalığı merkezinde gelişen ve AB’ne giriş
sürecinde koalisyon partileri arasındaki tartışmalarla
ciddi boyutlara taşınan siyasi belirsizlikten
yararlanmak isteyen muhalefet, hükümeti bozmak ve
Türkiye’yi erken seçime götürmek istemektedir. Ne var ki
henüz ekonomik alanda dahi yeniden yapılanmasını
tamamlayamamış, siyasi ve idari yeniden yapılanma
konusunda ciddi adımlar atamamış bir Türkiye’de seçimin
bazı odakların istedikleri sonucu doğurmayacağı
görülmektedir. Bu bağlamda seçimin yarar getirmeyeceğini
savunan iç odaklar kamuoyunca bilinmektedir. Dış
odaklardan ABD’nin de yeni hükümet ve erken seçim
konusunda tüm olasılıkları dikkate alan değerlendirmeler
yaptığı ve bu çerçevede bazı temel süreçleri gözardı
etmeyen çözüm önerilerini dikkatle izlediği dış ve iç
basında yer almaktadır. ABD’nin gözardı edilmemesi
gerektiğine inandığı bu temel süreçlerden birincisi ve
en önemlisi, çok ciddi, köklü ve geniş boyutlu olan
ekonomik kriz ve bu krizin ortaya çıkardığı
konjonktürden yararlanılarak ve dış dinamiklerin
kontrolünde sürdürülen ekonomik reformlardır, yeniden
yapılanmadır. Yani yeni dünyada Türkiye’de yüklenilen
misyonun gereğinin yapılabilmesi için IMF ve Dünya
Bankası destekli ekonomik programın sonuçlandırılması
gerekmektedir. Ekonomik program ve yeniden yapılanma
beraberinde siyasi reformların gerçekleştirilmesini de
zorlayacağı öngörülmektedir.
İkinci temel
süreç, yine ABD destekli AB’ne giriş sürecidir. Konuyla
ilgi olarak bazı çevrelerin konjonktürel bazı
tartışmaları gündeme getirerek ABD’nin AB’ne karşı
olduğunu ileri sürmesi gerçekçi gözükmemektedir. Zira
ABD ile AB arasında çıkar kavgasının söz konusu olması,
AB’nin süper bir güç olma yolunda hızla yol alması
ABD’nin Türkiye’nin AB’ne giriş sürecine karşı olduğu
anlamına gelmemektedir. Tam tersine AB içerisinde
müttefik ülkelerin yer alması ABD’nin de çıkarınadır.
Aynı zamanda Türkiye’nin yeni misyonu, daha açıkçası
Türk tipi demokrasi örnekliğiyle bölgede model ülke
olabileceği konusunda ABD ve AB aynı kanaate sahip
gözükmektedir. Nitekim CIA eski başkanlarından James
Woolsey de Türkiye’nin AB’ne neden girmesi gerektiği
konusundaki açıklamalarıyla benzer şeyleri ifade
etmektedir. Woolsey, "AB, Türkiye’yi üyeliğin dışında
bırakmak için deli olmalı" derken, ticaret ve ekonomik
modernizasyon bakımından da AB’nin Türkiye’yi dışarıda
bırakmayacağına da dikkat çekmek istemektedir. Aynı
şahıs devamla "Ortadoğu’da Türk tipi demokrasiler kurma
yönünde hiçbir şey yapmamamız, tarihte bizim payımıza
büyük hatadır." cümlesiyle Türkiye’nin yeni stratejik
konumuna dikkat çekmektedir.
Üçüncü temel
süreç ise ABD’nin kendisinin subjektif kriterlere göre
tanımladığı terörle mücadele adı altında,
müttefikleriyle birlikte, terörist yöntemler kullanarak
her türlü keyfiliği sergilediği sözde "terörle mücadele"
sürecidir. ABD, bu konuda da Türkiye’nin tam desteğine
muhtaç gözükmektedir.
SEÇİM BAĞLAMINDA YENİ SİYASİ ARAYIŞLAR
ABD’nin
devamı konusunda hassasiyet gösterdiği üç temel süreçten
ekonomik programın aksamadan sürmesi ve buna bağlı
ekonomik yeniden yapılanmalar siyasi belirsizlikler
nedeniyle yara alıyor ve inkıtaya uğruyorken AB’ne giriş
süreci çerçevesinde MHP’nin tabanına yönelik mesajları
ve tamamlaması gereken bazı siyasi düzenlemeler
konusundaki sert tavrı da, erken seçim tartışmalarını
daha ön plana çıkarmış gözükmektedir. Ancak erken seçim
konusunda şu anda iki temel yaklaşım karşımıza
çıkmaktadır. Bunlardan birincisi, söz konusu üç temel
süreç tamamlanmadan, en azından bu konularda ciddi bazı
adımlar atılmadan Türkiye’de yapılacak bir seçimde ABD
ve AB’nin Türkiye’ye yüklediği misyona uygun bir sonuç
alınamayacağı gerekçesine dayanarak henüz erken seçim
için siyasi şartların olgunlaşmadığı iddiasıdır. Her ne
kadar Türkiye’ye yüklenilen misyona çok uygun gibi
gözükse de Recep Tayyip Erdoğan ile temel süreçlerin
devamının sağlanması ve sistem içerisinde gerginliklere
neden olmadan yeniden yapılanmanın tüm alanlara
yayılması mümkün gözükmemektedir. Dolayısıyla kritik bir
dönemeçte bulunan Türkiye’de bu tür hassasiyetler
dikkate alınmadığı zaman sistemdeki merkezi konumunu
kaybetmek istemeyen odaklar muhtemelen AK Parti’nin
seçim zaferini "ulus adına", "egemenlik kayıtsız şartsız
ulusundur" ilkelerine rağmen "ulusal güvenlik"
gerekçesiyle tehlikeli addedebileceklerdir.
İkinci
yaklaşım ise başbakanın hastalığı ile birlikte giderek
daha çok taraftar bulmaktadır. Bunlar şartların
değiştiği iddiasındadırlar. Türk siyasal sisteminin
"başbakan merkezli" şekillendiği gerçeğini göz önüne
alan bu çevreler, icranın başı olan başbakanın
reformların yapılması konusunda öncülük etmesi,
toplumsal mutabakata katkıda bulunması gerekirken bugün
görevlerini yerine getiremediği ve acz içinde olduğunu
ifade etmektedirler. Bunlar tüm olumsuz şartlara rağmen
erken seçimin mevcut durumdan daha kötü bir manzara
ortaya çıkarmayacağını da ummaktadırlar. Ancak her iki
yaklaşım sahipleri de Türk siyasal sisteminde bazı temel
reformların seçimden önce gerçekleştirilmesi konusunda
ortak kanaate sahip bulunmaktadırlar. Aynı zamanda bazı
yeni siyasi oluşumların topluma sunulabilmesi için
belirli bir zamana ihtiyaç duyulduğu da gözden ırak
tutulmamalıdır...
Öyleyse,
mevcut konjonktürde siyasi gelişmelerle ilgili
öngörüleri iki ayrı zaman diliminde ele alma zorunluluğu
bulunmaktadır. Birincisi ekonomik ve siyasi alanlardaki
yeniden yapılanmanın tamamlanamadığı dönem, ikincisi ise
bu tür beklentilerin gerçekleştiği, en azından
çerçevesinin ortaya çıkmaya başladığı zaman dilimidir.
Kısa vadede ABD başta olmak üzere birçok odağın Kemal
Derviş’i hükümette görmek istediği bilinmektedir. Kemal
Derviş’in belirli bir süre daha ekonominin
direksiyonunda/dümeninde yer alması bazı iç ve dış
odakların arzuladığı bir durumdur. Bu nedenle Kemal
Derviş’in siyasete tek başına girmesi söz konusu
çevreler için istenilen bir gelişme olarak
görülmemektedir. Onun için Kemal Derviş’i de içine alan
yeni oluşum senaryolarında Derviş ile birlikte siyasette
taban bulabilecek ikinci isimleri sağda ve solda
telaffuz etmektedirler. Bunlardan Kemal Derviş’i de
içine alan birinci senaryo, İsmail Cem İpekçi ile Kemal
Derviş’in birlikte DSP’yi yeniden ayağa kaldırmasını
öngörmektedir. Başbakanın sağlığındaki belirsizlik
ortadan kalkarsa böyle bir oluşum için yeterli zaman da
var gözükmektedir. Ancak böyle bir seçeneğin ekonomik
reformları sekteye uğratması riski de bulunmaktadır.
İkinci öngörü
ise dibe vurduğu her fırsatta ifade edilen ANAP’ın eline
geçirdiği gözlemlenen AB bayraktarlığının yanısıra Kemal
Derviş’i de partiye davet etmesiyle ortaya çıkması
umulan bir siyasi çekim merkezi senaryosudur. Bu
senaryoda önemli bir aktör olarak son günlerde sisteme
ve partisine yönelik radikal eleştirileriyle bir çok
çevreyi rahatsız eden ancak toplumun geniş bir kesiminin
sempati ile bakıp çeşitli misyonlar yüklediği Erkan
Mumcu da önemli bir yer tutmaktadır. ANAP’ın kritik bir
dönemden geçtiği dikkate alındığında belirli odakların
yeşil ışık yakması ve ANAP yönetiminin tüm risklerine
rağmen merkez sağda çekim merkezi oluşturma adına kemal
Derviş ve Erkan Mumcu isimlerini vitrine yerleştirme
başarısı ve cesareti göstermesiyle bu siyasi senaryonun
başarı şansının düşük olmadığı da teorik olarak
söylenebilir.
Merkez sağın
bir başka temsilcisi olma iddiasında olan mevcut siyasi
partilerden DYP ise yaşanan derin ekonomik kriz ve buna
bağlı olarak gerçekleştirilen yeniden yapılanmanın
mağdurları köylüyü, çiftçiyi, esnafı ve küçük
işletmeciyi istismar ederek yakaladığı çıkışını
sürdürmesi mümkün gözükmemektedir. Aynı zamanda hızla
modernleşen Türkiye’de bir köylü partisi kimliğiyle
DYP’nin Türkiye’nin geleceğiyle ilgili projeksiyonda
yerinin olması da söz konusu değildir. Bu tesbitimizin
doğal bir sonucu olarak DTP’nin yeniden yapılandırılması
ve merkez sağın alternatif bir adresi konumuna çekilmeye
çalışılması büyük önem arzetmektedir.
"Makul
çoğunluk siyasetin atardamarı olmalıdır" söylemiyle
siyaset sahnesinde yerini alan M. Ali Bayar
liderliğindeki DTP, DP-AP-DYP çizgisinin bir versiyonu
olarak merkez sağ çizgide yeniden konumlanmak
çabasındadır. Kemal Derviş misali bazı güç odaklarınca
çerçevesi çizilen bir zeminde siyasete soyunan M. Ali
Bayar, kısa vadede kendisi ve partisi için avantaj
gözüken bu pozisyonundan bir an önce kurtulamazsa
ileride bu durum bir handikapa dönüşebilir. Üstelik DTP
lideri M. Ali Bayar, orta ve uzun vadede merkez sağın en
güçlü çizgisi olmaya aday Recep Tayyip Erdoğan
liderliğindeki AK Parti ve/veya benzer çizgideki siyasi
oluşumlarla da rekabet içinde olacağını unutmamalıdır.
Birtakım güç odaklarının bu "yeni" lider adayından
merkezdeki güçleri tedirgin etmeden, daha çok DYP
tabanından olmak üzere ANAP ve DSP’den de koparacağı
kitleyle yeni bir cazibe merkezi olmasını bekledikleri
de bilinen bir gerçektir. Hiç şüphesiz DTP’nin ilk
hedefi AK Parti’nin sağ kulvardaki rakipsizliğine son
vermek ve oy oranını makul bir düzeye çekmektir. Ancak
bu tesbit DTP’nin Ak Parti tabanına da hitap edebileceği
anlamını içermez. Olsa olsa DYP başta olmak üzere ANAP,
MHP ve DSP gibi partilerden beklediğini bulamayan ve
Tayyip Erdoğan tarafından oluşturulan şüphelere kulak
veren toplum kesimlerini partisinde toplayarak birinci
görevini yerine getirmiş olacaktır Bayar. Bunun yanısıra
kısa dönem için gerekli olan ve toplumda bir gerginlik
yaratmadan reformları gerçekleştirebilecek iktidar adayı
bir parti oluşturabilirse amacına ulaşmış olacaktır...
Burada şu
hususun altını çizmek gerekir ki, her ne kadar AK Parti
ve DTP aynı kulvarda gözükseler de, söylemlerindeki
benzerlikler çok olsa da bu iki partinin sistem
içerisindeki misyonları birbirinden çok farklıdır. DTP,
"makul çoğunluk" kavramını "cumhuriyetin değerlerine
bağlı, çağdaşlığı özümsemiş, kendi kültürünün getirdiği
değerlere sadık, onları laiklikle bağdaştırmış
Atatürk’ün ileriye gitme, muasır medeniyeti yakalama
hedefini çok iyi anlamış büyük çoğunluk..." olarak
tanımlarken bu söylemin AK Parti’nin söylemiyle bir çok
boyutuyla kesiştiğinin farkında olmasa da, sistemdeki
yükselen değerlerin bilincinde olduğu kesinlikle
söylenebilir. Çünkü "model ülke Türkiye" projesi gereği,
bundan sonra öncelikle merkez sağda siyasete talip
olanların laikliğin ve demokrasinin İslam ile
bağdaşabilirliği temelinde siyaset yapmaları artık
kaçınılmaz bir hale gelmiş bulunmaktadır. Temel
çizgilerindeki büyük benzerliklerine karşı AK Parti ve
DTP’nin toplumdaki algılanışındaki büyük farklılığın
doğru yorumlanması gereği vardır. Bu iki partinin
söylemlerinin duygusal ve reaksiyoner nedenlerle farklı
algılanışı ötesinde DTP’nin kadro yapısı da AK Parti
tabanına hitap edecek nitelikte olmadığı net bir şekilde
ortadadır. Öyle ki, M. Ali Bayar’ın kadrosunda yer alan
Aydın Giz, Cem Duna, Süheyl Batum gibi isimlerin ön
plana çıkartılması bunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu
isimlerden hiç birisi AK Parti tabanına hitap edecek
nitelikte olmadığı ve tanınmadığı gibi,
tanıtıldıklarında da sempati toplayabilecek isimler
olarak gözükmemektedirler. Mevcut konjonktürde AK
Parti’nin asıl misyonuna uygun bir konumda olamayacağı
gerçeğinin DTP ve benzeri partilere hareket alanı
bıraktığı geçeğini de unutmamamız gerekmektedir.
"Ak Parti,
mevcut merkezin birinci partisi olmak ve hükümet etmeyi
amaçlamak yerine, elde ettiği ve edeceği gücü, siyasal
alanı sağlamlaştırma ve artık tükenmiş olan merkezin
kurulmasında ve yeni dinamiklerin tanımlanmasında aktif
bir özne görevini/işlevini yerine getirmelidir." Yani
dış dinamiklerin Türkiye’de gerçekleştirmek istedikleri
reformların önünü açmak ve kendisinin de merkezde
bulunacağı bir düzenin inşasında önemli bir misyon
yüklenmek durumundadır. Kısa dönemde asıl misyonu bu
olan AK Parti her ne kadar siyasal alanda rakibinin
bulunmamasının avantajından yararlanarak bugünkü birinci
parti konumuna gelmişse de konjonktürel nedenlerle ilk
seçimde iktidar görevinden çok muhalefet sorumluluğunu
yükleneceğe benzemektedir. Siyasal ve hukuki alanlarda
yeniden yapılanma söz konusu olmadan mevcut şartlarda
statükonun, bir başka sonucu kabul etmesi zor
görünmektedir. AB’ne giriş süreci ve diğer dış
dinamiklerin zorlamasıyla hem sistemin yeniden
yapılanmasına, AK Parti katkıda bulunacak, hem de
geleceğin laik-demokratik-"müslüman" Türkiyesi’nde
önemli görevler ifa edecektir...
Bu arada
FP’den neş’et eden bir başka parti olan Saadet Partisi
(SP)nin sistem içerisindeki fonksiyonu ise hiç şüphesiz
çok farklı olacaktır. Bu parti bir yandan Necmettin
Erbakan merkezli siyaset yapan çevrelerin adresi
olurken, diğer yandan da AK Parti’nin söylemini kendine
çok yakın bulmayan muhafazakar kesimlerini kontrol
altında tutma işlevini yerine getirecektir. Yani bir
marjinal parti konumunda siyasetteki yerini bir süre
daha koruyacağa benzemektedir.
Hüsnü Doğan
liderliğinde kurulan Asya ve Avrupa (Avrasya) Partisi
(AAP) siyasette kendine önemli bir yer bulması çok zor
görünen bir yeni oluşumdur. Bu partinin hem yapısı hem
de söylemi iç ve dış desteği sağlayabilecek nitelikte
gözükmemektedir. Hüsnü Doğan ve benzeri şahsiyetlerin
başlangıçta AK Parti ile ciddi dirsek teması içinde
bulunduğu, ancak bazı konularda fikir ayrılığı
içerisinde oldukları da bilindiğine göre, AAP’nin de,
seçim sath-ı mailine girildiğinde ne olduğu çok net
biçimde ortaya çıkacaktır.
Benzer bir
parti olarak Melih Gökçek ile birlikte bir atılım
içerisinde gözüken Demokrat Parti (DP) de Gökçek’in
siyasi kıvraklığı yanında belediye imkanlarıyla sesini
duyurabilmektedir. Ancak DP’nin de gerek yapısı ve
gerekse söylemi itibariyle merkez sağdaki boşluğu
doldurmaya aday bir parti görünümünde olmadığı
söylenebilir. Zaten liderinin bugüne kadar çizdiği
siyasi rota da dikkate alındığında seçim öncesi ciddi
bir pazarlık partisi olacağı şimdiden söylenebilir.
Daha önceki
yorumlarımızda da mercek altına almaya çalıştığımız
Sadettin Tantan ise zinde güçlerle birçok şey pahasına
kurduğu ilişkiye rağmen, beklediğini bulamayan, toplumda
heyecan uyandırmayan bir grup gönüllünün omuzunda
yükseltilmeye çalışılan Yurttaşlık Hareketi ile hızla
partileşmektedir. Bir grup ilahiyatçı / öğretim üyesi,
eski parti başkanı ve milletvekili, iş adamı ve
bürokrattan oluşan, Tantan dışında silik bir görüntü
veren kadrosuyla Yurttaşlık Hareketi, seçim döneminde
bazılarına ikbal yolları açacak gücün ötesine
geçemeyeceğe benzemektedir.
Solda ise,
belirli bir silkiniş gösteren CHP’nin, rakip yeni sol
oluşumların netleşmesiyle nasıl bir grafik çizeceği
meçhul gözükmektedir. Daha doğrusu soldaki gelişmelerin
kilit partisi DSP’dir ve DSP genel başkanı Ecevit’in
siyasi geleceğiyle ilgili alacağı kararlardır. Ondan
sonra DSP’nin nereye koştuğu, soldaki partilerin de
konumlarını belirleyeceğe benzemektedir. Bu arada bazı
jakoben çevrelerin parti kurma çabalarının başarıya
ulaşması ve bunların toplumdaki gücünün ortaya çıkması
Türkiye’de ciddi yansımaları olacak bir sonuç ortaya
çıkaracaktır.
AB SÜRECİNDE KRİTİK DÖNEMEÇ
Böyle
karmaşık bir siyasi vasatta 2002 yılı sonu itibariyle
AB’nin Türkiye’yle üyelik müzakerelerine başlayıp
başlamayacağı kararını alacak olması da işleri, içinden
çıkılmaz bir hale sokmuş bulunmaktadır. Son günlerdeki
kriz görüntüsünün asıl nedeni başbakanın sağlık durumu
olarak gözükse de hükümet içerisindeki AB ile ilgili
konulardaki derin görüş ayrılıklarına erken seçim
kaygısı da eklenince durum iyice vahim bir hal almış
bulunmaktadır. Artık AB konusundaki tartışmalar AB
çerçevesini aşarak sistem tartışmalarının aracı haline
dönüştürülmüştür. Sistem tartışmaları ve yeni yapılanma
çabalarının yansımaları iktidar mücadelesini giderek
sertleştirdiği ve yeni bir düzleme kaydırdığı
söylenebilir.
İktibas
Dergisi olarak sistem içindeki bu ve benzeri iktidar
mücadelelerinin hiçbir zaman tarafı olmadığımız
okuyucularımızca bilinmektedir. Dergimizdeki
yorumlarımızda, "sistem içi", "sistem dışı" ayrımıyla
ortaya koymaya çalıştığımız temel farklılıklarımız da
zaten başka türlü davranmamıza engel olmaktadır. İktibas
Dergisi olarak, bir taraftan sekülerleşme, İslami
eksenden hızla uzaklaşma temayüllerine ciddi eleştiriler
yaparken, diğer taraftan da AB’ne karşı tavırlarını
netleştirmeyerek statükoyu ve bu statükoda sahip
oldukları güç ve çıkarlarını koruma peşine düşenleri
sizlere tanıtmaya çalıştık... Yani AB konusunda İktibas
Dergisi taraf değildir. Sadece bu ülkede yaşayan ve
bizleri de etkileyecek temel bir konuda gelişmeleri
gözlemliyor ve doğru olarak yorumlamaya çalışıyoruz.
Dolayısıyla bu net perspektiften son gelişmelere
baktığımızda yine karşımıza Türkiye’deki güç ve çıkar
mücadelesinin AB düzlemindeki yansımaları çıkacağı
muhakkaktır.
AB konusunda
koalisyon ortaklarından MHP’nin gizli çekinceleri
bilinirken, bazı zorunluluklar bu partinin düşüncelerini
net bir şekilde ifadesine engel olmaktaydı. Birbirine
mecbur üç partinin koalisyonu, başbakan Bülent Ecevit’in
dengeleyici, uzlaştırıcı yapısıyla bugüne kadar devam
etti. Ve çok ciddi sorunlar yaşadı bu koalisyon, ama
bugün gelinen noktadaki gibi bir açmazla karşı karşıya
gelmedi. Zira, bugün bu üç partinin görüş ayrılıkları
ötesinde koalisyonun geleceği için vaz geçilmez gözüken
başbakan Bülent Ecevit’in ciddi sağlık problemleri
bulunmakta ve bu durum erken seçimi öne alıcı bir sonuç
ortaya çıkaracağa benzemektedir. Hükümet bu olumsuz
şartlarla nasıl baş edebileceğini düşünürken AB’ne giriş
sürecinde kritik bir dönemeçten geçiliyor olması sorunu
çok daha ciddi boyutlara taşımış durumdadır. Bunun
üzerine Cumhurbaşkanı devreye girmiş ve Çankaya köşkünde
gündemi AB olan liderler zirvesi iki eksikle de olsa
gerçekleştirilmiştir.
Bu zirve, AB
konusunda belirli temel mutabakatların varlığını ortaya
koysa da siyasi ve ekonomik krize dönüşme temayülündeki
sorunların giderilmesine katkıda bulunmamış, tam tersine
işi daha da zora sokmuştur. Ancak bu zirvenin AB
bağlamında önemli bir sonucu ortaya çıkmıştır: "AB ile
ilgili sorunları TBMM’nde çözelim." Bu sonuç ilk başta,
koalisyon ortakları arasındaki AB ile ilgili görüş
ayrılıklarının TBMM’nde çözülmesinin, hükümette sorun
yaratmayacağı anlamına gelmektedir. Ama baştan beri
erken seçim çağrıları yapan muhalefetin, bu durumu
seçime giden yolda bir avantaj olarak değerlendirmek
istemesiyle bu sonucun bir çıkışa imkan vermesi ihtimali
zayıflamıştır. Bu durumda, gerek MHP’nin ayak
sürçmeleri, gerek ANAP’ın AB’ni siyasi çıkışı için rampa
olarak değerlendirme görüntüsü ve gerekse de DYP’nin
"idam", "anadilde yayın ve eğitim", "Kıbrıs" gibi AB’ne
giriş sürecinde önem arz eden konulardaki siyasi
manevraları Türkiye’yi yeni bir siyasi kriz ve bunun
ekonomideki olumsuz etkileriyle yüz yüze getirmiş
bulunmaktadır. Buna karşı Türkiye’deki AB lobisi
harekete geçerek, önemli sivil toplum örgütlerinin
inisiyatif almalarını teşvik etmiştir. Bu bağlamda
patronlar kulübü TÜSİAD’ın gazetelere verdiği ilanlar ve
İKV’nin AB üyesi ülkelerin iş adamlarına yönelik sosyal
faaliyetleri vb.. önem arz etmekte ve dikkatle
izlenilmektedir... Keza AB karşıtı güçlerin toplumu
etkilemeyi amaçlayan enformatik ve sosyo-psikolojik
propagandaları da yoğunlaşarak devam etmektedir.
Dolayısıyla böyle manipülasyon amaçlı söylemlerin
gündemi işgal ettiği bir ortamda sistem içi odakların AB
konusunu sağlıklı bir şekilde tartışabildiklerinden söz
edilemez...
© 2002 İktibas |